Ekmekçi Berkin’i Arıyor Heykelini Yapan İskender Giray ile Söyleşi

 

037

 

İskender Giray’ın Moda’da bulunan hem atölye hem ev olarak kullandığı mekanında buluştuk. Berkin’den, Gezi’den, Gezi Bisikleti’nden ve sanattan bahsettik. Giray aktivist ve inatçı değerli bir sanatçı. Olayları ve kişileri her yönüyle inceleyen, kendini öldürülenin de, geride kalanların da, katilin de yerine koymaya çalışan duyarlı bir insan her şeyden önce. Keyifli okumalar.

Kardelen Uysal

 

 

Ekmekçi Berkin’i Arıyor heykelini gördüklerinde insanların ne düşünmelerini, nasıl hissetmelerini istersin?

Ürpermelerini istedim öncelikle. Hafif yakaladığıma da inanıyorum. O heykelle benim hatırlatmak istediğim bir şey var. Sokakların savaştaymış gibi gaz içinde olduğunu, Berkin ve Berkin gibi çocukların öldüğünü hatırlamalarını istiyorum. Berkin ezberlenmiş bir isim. Burada sadece Berkin için değil ölen tüm çocuklar için yaptım o heykeli. Heykelin amacı devletin öldürdüğü tüm çocukların hatırlanması.

DSC_0004

Heykeli yaparken nasıl bir duygusal süreç geçirdin? Heykeli yapmak ne kadar zamanını aldı?

Yaklaşık bir hafta zamanımı aldı. 269 gün komada kalan bir çocuk komadan çıkamıyor. Ailesi ne hissetti. Yapılan açıklamalar belli. O dolma noktasında çırılçıplak soyunup sokaklarda bağırmak istiyorum. O çıplak vatandaş gibi. Bir şey yapmam gerekiyordu. Elime taş alıp atabilecek bir adam da değilim. Arada yemek yemeyi unuttum, ondan sonrası kopuk. Böyle bir süreçti.

 

Heykel ilk saldırıya uğradığında ne hissettin?

Hiç şaşırmadım. Pek cesaret edemezler diye düşünüyordum yine de sonuçta Kadıköy’deyiz. 3 sarhoş insanın sırf vandallığına yaptığı bir şeydi. Mahalleli tepki vermiş hemen zaten. Moralimi bozmadan aldım tamir ettim yerine koydum. Tekrar saldırsalar yine aynı şekilde tamir edip yerine koyarım.

BnlgmvKIgAIIqON
Berkin için yaptığın heykelde de, 1 Mayıs’ta maden işçileri için yaptığın duvar resminde de bir ağıt, öfke var. Bu kadar trajik olmayan başka bir toplumsal olayı sanat aracılığı ile tiye alır mısın?

İkisini yaptığımda da kızgındım. Gezi olaylarının başlangıcını mutlu anılarla hatırlıyoruz. Orada coştuk, bağırdık, rahatladık. Ama artık onu da yapamıyoruz. Türkiye konusunda iyice karamsarlaştım. İleride ne olur bilemiyorum. Tiye alabilecek kadar rahat bir olayla karşılaşırsak yaparım ama şu an anladığım kadarıyla herhalde ağlayacağız.

040
Sanatın kimleri etkilemesini, neleri değiştirmesini istersin?

Ulaşabildiği kadar çok insanı etkilemeli bence. Sanatı zaten takip eden insanlar dışındaki insanları, sanat duygusundan yoksun vatandaşları etkileyebilmeli ve ulaşabilmeli. Bence düsturun ve sorumluluğun bu olmalı yaparken. Sokakta hep aynı tip akademik heykelleri gören ve hiçbirisiyle ilgilenmeyen topluma sanat aslında hiç verilmemiştir. O yüzden insanlar sanatın hayata ne kattığını bilmiyorlar. O yüzden herkese anlatmak ve göstermek gerek. Sanat halkı ilgilendirmeli.

033

Gezi’nin sanata ve yaratıcılığa katkısını nasıl değerlendiriyorsun? Bu süreçte insanlar müthiş şeyler ürettiler.

Gezi herkesi ilgilendirdiği için üreten insanlar üretmeye devam ettiler. Hayatımızın merkezindeydi. Ben aşık olmuş gibiydim; vücudumun tüm kimyası değişti. Bahar kafası yaşıyordum. Güzel olan şey yapılan üretilen her şeyin görünür olmasıydı.

035
Plaza hayatını bırakıp bu işlere başlamışsın. Seni tetikleyen, cesaret veren “aman yeter artık” dediğin anı hatırlıyor musun?

PowerPoint’te bir sunum hazırlıyordum. Kimlik bunalımındaydım. Millet takım elbiseleriyle oturmuş konuşuyor ama benim kafalar hiç orada değil. Ben haftanın beş gününü mutsuzlukla harcıyordum o iki günde de kendime gelemiyordum. Sunumu hazırlarken işte “yeter artık hayatım gidiyor. Ben fizik mühendisliği okudum, Quantum fiziği öğrettiler ama ben Excelle, sunumlarla uğraşıyorum. Çürüdüğümü hissediyordum. Ailemle konuştum sonra hamlelere başladım.

032
Bu Gezi Bisikleti’nden bahseder misin?

Çıkış noktam pasif direnişten yana oluşumdu.Sonuçta direnişin bir simülasyonu oldu. Amaç direnişe katılanların hatırlaması, orada olamayanların ise o hissi tatması için interaktif bir alan açmak. Taş atan gençlerin enerjisini almak lazım diye düşündüm. Pedal çevirmeye başlayınca tüm sistem çalışmaya başlıyor. Pedal çevirmezsen sistem duruyor. Vücudun pedal çevirdikçe yokuş çıkarmış gibi yoruluyor. Yokuş çıkmak direnmek demek.Kafana baret takıyorsun baretin içinde pervane var. Yorulurken aynı zamanda rahatlıyorsun pervane sayesinde. Telefonunu şarj edebiliyor. Gezi döneminde sıkça duyduğumuz 3 şarkı çalıyor pedal çevirirken. (Gezi’den önce yazılan Biz Biliriz Remix’i, Boğaziçi’nin bestesi, Kim Sevmedi Seni Çocukken Sayın Başbakan) Bisikletin önünde el yapımı projeksiyon ve Gezi dönemine ait fotoğraflar bulunuyor. Çevresinde dikenli tellerin oluşunun nedeni direnişin ruhu. Dikkat etmezsen çizerler. Bir de işin otorite tarafı var. Fişe taktığında direnen arkadaşının (pedal çeviren) direnmesini istemiyorsan buraya basıyorsun ve kadının gözündeki fişekten sisler çıkmaya başlıyor.

Reklamlar

Şanışer: “Bir sürü olayın birleşmesinden oluşan ruh hali yazdırıyor şarkı sözlerini bana”

Anlat Bana, Benim Aklımdan Zorum Var gibi şarkılarından tanıdığımız Sarp Palaur nam-ı diğer Şanışer’le Galata’da buluşup rap müzikten, şarkı sözü yazmaktan ve pek çok başka konudan bahsettik. Şanışer umarım hayatı boyunca başarılı olur ve özgürce müzik yapmaya devam eder.

Almanya’da yaşayan Türkler’in rap müziğinin yayılmasına katkısı nasıldır sence?

Onlar sayesinde oldu ve ilk onlar yaptı, Türkiye’ye de ilk onlar getirdi. Onlar olmasaydı biz belki beş sene sonra başlayabilirdik. O yüzden katkıları çok büyük.

Türkiye’ye gelmesini istediğin başka bir kültür, kavram var mı?

Demokrasi olabilir mi mesela?

Peki ülkemizden dünyaya yayılmasını istediğin bir kültür ögemiz var mı sence?

Mesela Türk Halk Müziği Arap müziğiyle bir tutuluyor, aslında neredeyse alakası yok. Bunun sağlıklı bir şekilde yayılmasını dilerdim.

Sizlere ‘modern ozan’ diyenler var. Bu konuda ne düşünüyorsun? Şarkı sözlerini yazarken etkilendiğin bir şair var mı?

Modern ozan olduğumuza inanmıyorum. Ben Cemal Süreya gibi şairleri severim. Ama şiirle bizim yaptığımız işin bağlantısı yok. Bizler belli matematiksel kalıplara uyarak yazmaya çalışıyoruz. Rapçiler kendilerine şair demiyorlar zaten. Rap belli edebi kaygılar da gütmüyor.

Şarkı sözlerinin bir kısmı hüzünlü bir kısmı öfkeli. Neler tetikliyor seni?

Beni tetikleyen olaylar değil genel olarak ruh halim. Bugüne kadar bir olay yüzünden tetiklendiğim tek iş Gezi için yaptığımız şarkı. Belli olaylara ithafen şarkılar yapmıyorum, bir sürü olayın birleşmesinden oluşan ruh hali yazdırıyor şarkı sözlerini bana.

Alef High’la yaptığın Gezi şarkısı nasıl tepkiler aldı?

Çok iyi tepkiler de aldık çok kötü tepkiler de aldık. Ama biz çok mutluyuz.

DSC00425

Bu tip politik şarkıların devamı gelecek mi? Mesela Soma faciası için bir şarkı yazacak mısın?

Aslında o facia olduğu anda elim kaleme gitti. Ama bu Gezi şarkısından sonra durumdan istifade etmeye çalışan insanlar olduğumuzu düşünenler oldu. O yüzden yapmadım. Evet bu olaylar bitmediği sürece bu tip şarkıların da devamı gelecek. Soma için yapılan bir Türkçe rap bir albüm var, onun içinde varım.

Prodüktörler senin gibi sanatçılara el attığında nasıl durumlar oluşuyor? Özgürce hareket edebiliyor musun?

Bugüne kadar bir tane prodüktörle çalıştım ve beni hiç tatmin etmeyen konular oldu. İşin içinde çok fazla müdahale oluyor. Benim çalıştığım insan da açık fikirli, özgürlükçü biri olmasına rağmen müdahale kabul edebileceğim boyutların üzerindeydi. Dolayısıyla özgür olmak için freelance müzik yapmak gerek.

Senin yerinde olmak isteyen insanlara ne demek istersin?

Ben hala evimde kayıt yapıyorum. İnternette ‘şarkı yapmak istiyorum’ dediğinde basit bir şekilde gereken bilgileri veriyor. Dolayısıyla aslında bir tane bilgisayara ihtiyaçları var. Gezi şarkısını da evde yaptık mesela.

Düet yapmaktan en çok hoşlandığın kişi kimdi?

En çok düet yapmaktan hoşlandığım kişi arkadaşım Deniz (Alef High). Ortak bir ruh halinde çok güzel buluştuğumuzu düşünüyorum. Rafet El Roman’la yaptığımız Bir Melek Diliyorum düeti de benim için özel bir yerde.

http://www.youtube.com/watch?v=g08-2kwKOCU

 

 

 

 

Durukan Dudu: “Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma”

Biz hangi kuruluşa üye olsak da dünyayı ucundan kurtarmaya çalışsak diye düşünürken, o Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nde ve Yeşil Gazete’de çalışıyor. Biz alıp başımızı bir yerlere gitme planlarımız arasında şehirlerin kirli kaosu içinde zaman kaybederken, Durukan ve arkadaşları kırsalda hayatın kendisine dokunuyor. Birçoğumuzun tersine hayatları ofisler içinde çürüyerek, alarmlarla rüyaları bölünerek geçmiyor. Gökyüzünün, doğanın tadını doyasıya çıkararak, doğanın içinde var olarak hayatlarını sürdürüyorlar Ormanevi’nde. Durukan Dudu ile Gezi’den kırsala uzanan bu keyifli söyleşiyi okuyabilirsiniz.
1094845_10151847359146079_194259947_n

Her şeyi bırakıp köye yerleştin. Şehir senden neleri götürüyormuş, hangi parçalarını kaybediyormuş insan analiz edebildin mi?

“Her şeyi bırakıp köye yerleşmek” deyişine katılmıyorum, oradan başlayayım. Kentin her şeyin olduğu yer, kırın ise ekonomik, sosyal, kültürel ve bilgi anlamında yokluk veya inziva yeri olduğu düşüncesinin hepimizin dil ve dimağlarımıza bu kadar işlemiş olması, insanları kentlerde yığınlar halinde tutmak isteyen standartçı, kalkınmacı söylemin başarısını gösteriyor aslında.

Kırsala bir kaçış olarak dönenler vardır muhtemelen, ama Ormanevi Kolektifi için durum bu değil.

Şehir ve kırsal yaşamın insanda sivrilttiği ve körelttiği noktalar gerçekten farklı. Şehirde bir yaşam destek ünitesine bağlı yaşıyoruz aslında, “yabancılaşma” dediğimiz süreç bu son derece gündelik yaşam halinin doğrudan yansıması. Yaptıklarımızın, eyleyişlerimizin sonuçlarını görmüyoruz şehirde; çok uzun ve karmaşık bir neden sonuç ilişkisi içinde kayboluyor. O yüzdendir ki, şehirde canımızı sıkan bir sahneye üzülerek bakıyoruz ama o sahnenin sebebinin çoğu zaman kendi yaptıklarımız (ya da yapmadıklarımız!) olduğunu göremiyoruz. Kırsalda ise gerçekten ne ekersen onu biçiyorsun: Yaşam alanını kirletirsen, temizleyecek birileri yok. Yağmur altında metal bırakırsan paslanıyor. Erzağın hazır değilse aç kalırsın, acıktığında pizza siparişi veremiyorsun. Yaptığın saçmalıkları arkandan toplayan bir yaşam destek sistemi yok, onu demeye çalışıyorum.

Bu durum, benim hayatın nihai amacı olarak tanımladığım “yaşadığının farkında olma”ya çok yardımcı oluyor.

Toprakla önceden bir bağın var mıydı?

Tarımsal üretim anlamında soruyorsan, yoktu. Küçükken yaz tatillerinde köye gelir, dedeme yardım ederdim falan ama… Buna tam anlamıyla bir bağ diyebilir miyiz, emin değilim. Ekoloji ve kırsal kalkınma uzun süredir içinde hem aktivist, hem eğitmen/yazar, hem de profesyonel olarak bulunduğum alanlar; doğada var olmak da yaşamımın her daim somut bir parçası oldu (fantezi edebiyatındaki “ranger” karakteriyle özdeşleştirdim hep kendimi, bu arada! =)).

Ama yok, hayır. Kırsalda 4 mevsim yaşamadan toprakla hakiki bir bağ kuramıyor insan. Kurduğunu sanıyor, ama tam olmuyor. Yaşamının toprağa bağlı olduğunu bilmek yeterli değil, bunu yaşamak, gözlemlemek lazım. Ve toprağa akıtmak alnındaki teri.

2

Köy halkı ile iyi ilişkiler kurmuşsunuz. Onlardan doğa ve insanlık hakkında neler öğreniyorsunuz?

Köylerde kocaman bir bilgi birikimi var. “Köylü bilgeliği” dediğimiz şey romantizm değil, gerçek. Öte yandan, bu bilgi yoğun girdili tarım pratikleri, kendine yeterliliği temel alan ‘köylülük’ten sadece ekonomik kazanca dayalı ‘tarımsal üretici’ olmaya itelenme, köylerdeki sosyal yapının (şehri yücelten modernitenin de temel etkisiyle) bozulması gibi sebeplerden çok hızlı aşınıyor.

Bizim ilk gözlemlerimizden biri şu oldu: Köylüler çok pratik insanlar. “Köylü kurnazlığı” deyimi de buradan gelip yerleşmiş şehirlilerin diline, sanırım. Az önce de bahsettiğim, şehirdeki o yaşam destek ünitelerinden bağımsız yaşadığı için köylüler, hem her işten az-çok anlamaları gerekiyor, hem de “topluluğun” önemini kendi yaşamlarından, doğrudan biliyorlar.

Toprağın tavı, tarım ve üretim aletlerinin kullanılma şekli, mevsim dönüşlerinin zamanı ve şekli ilk aklıma gelenler. Dolunay ve yeniay sırasındaki hava durumuna göre takip eden 2 haftanın hava durumunu tahmin edip planlama yapmayı da köyde öğrendik. Tohum ekmeyi, kuruluk yapmayı, mahsul toplamayı… Tabi bunları “abi bana bi’ öğretsene” diyerek öğrenmiyorsun. Bol dinlemece, bol muhabbet, bol hata, bol doğru yaptığını değiştirip hata yapmana neden olan köylüler… Her şeyi dinlememeyi de öğreniyorsun bir süre sonra, ya da kimden neyi dinlemen gerektiğini. Biz en başlarda sadece dinleyendik, sonra soru da sorabilecek kıvama geldik bilgi ve tecrübe olarak. Geldiğimizin 10. ayında falan tartışıp ikna edebilir, bazı konularda “He öyle de oldu demek, vay be iyi oldu öğrendiğim” dedirtebilir noktaya geldik.

Hem şu da var; bu hep beraber deneyimlenen, kolektif bir öğrenme süreci aslında. Ben ondan bakla ekmeyi öğreniyorum, o bizden internete girmek için yardım alıyor. Hatta o bizden  çatı yapmayı görüyor (bizim hakoşun – çerkesçe dış mutfak demek- çatısını yaptık bu sonbaharda, baya’ hayran kaldı gören köylüler), ben ondan ilçede bir evrak işimi nasıl, nereden halledeceğimi.

Yeri gelmişken, kırsal hakkında çizilen son derece romantik fikri resimleri de çok sağlıksız buluyoruz. Bir defa , her şeyden önce yanlışlar! Şehirden bakınca “köylümüz tertemiz, çok akıllı, en bi’ süper insanlar” ile “köylüden cacık olmaz, cahiller zaten!” gibi iki adet son derece isabetsiz romantik aşırılığa saplanıp kalıyoruz çoğu defa, meşrebimize göre. Gerçeği görmemize engel olan yanlış ve gerçekten saçma önkabuller bunlar. Köylü, insan. Senin benim gibi. Dertleri, tasaları, umutları, duyguları, korkuları ve fazlalık ve eksiklikleriyle.

Farklılıklar var tabi, yaşam koşullarnıdan (yani yaşam destek ünitesine bağlı olmakla olmamak arasındaki farktan), bir de sosyal etkileşimin gerçekleştiği çevrenin çeşitliliğinden kaynaklanan…

Köy insanı ile şehir insanı arasında nasıl farklılıklar var?

Bir defa dil farklı. Türkiye’nin her bölgesinde farklı dilleri konuşuyor insanlar, evet, ama bahsettiğim farklı bir şey. Kırsaldaki yaşamın gerçekliği, ya da lafta olmayışı diyelim, dilde de hem çok mantıklı, hem çok basit, hem de çok bereketli bir zenginlik yaratıyor kendiliğinden.

Düşünme şekilleri de farklılaşıyor kırsalda. Çok daha sonuç odaklı düşünüyorsun. Süreci önemsizleştirmiyor bu, ondan bahsetmiyorum. Ben misal, sırf lafta kalacağı belli fikir, muhabbet ve oluşumlara şehirde yaşarken daha çok katlanıyordum, artık pek zaman ya da emek ayırmıyorum öyle durumlara.

Bir de şu var da, nedenini tam çözemedik henüz: Köye geldik, bi’ şeyler yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz. İnsanlara soruyoruz, “Abi bu iş olur mu böyle?” diye. Ne desek “Cık, olmaz” diyorlar. “Şöyle olur mu?” diyoruz, ona da “Yok” diyorlar. Sonra bi’ ara canımız mı sıkıldı artık neyse, “Abi bu iş olmaz di’ mi?” diye sormaya başladık. Baktık hemen “Olur tabi ya, neden olmasın. Bak şöyle şöyle olur” diyorlar. O günden beri, özellikle de deneysel işlerimizi hep “Abi böyle böyle yapacağız da, olmaz di’ mi o iş?” diye soruyoruz. “Olur tabi, gel otur bi’ konuşalım nasıl olur” diye dahil oluyorlar sürece.

Milliyet’e verdiğin röportajda köyde olmanın nedenlerinden birini de asosyal olmayı istemek olarak açıklamışsın. Neydi seni asosyalliğe iten?

Bu benim bugüne kadarki hayat yolculuğumla ilgili doğrudan. Her tarakta bezi olan tiplerdendim hep, hala da öyleyim gerçi =) Kurtulamıyor insan, özellikle de tarakların güzelliğini ve bizim Ormanevi Kolektifi’ne de çok farklı yönlerden ve şekillerde verdiği katkıları deneyimledikçe… Ben biraz kafamı boşaltmak, insan ilişkilerimi azaltıp hikaye ve roman yazmaya yeniden başlamak, müzik çaalışmak, 4 asırdır falan istediğim el yapımı yay ve ok yapımına girişebilmek falan istiyorum. Orada bahsettiğim de böyle bir şeydi.

İnsanın kaosa olan ihtiyacını nasıl karşılıyorsun?

Kaos ihtiyacımı misliyle karşılıyorum hala, istesem de istemesem de. Ormanevi Kolektifi olarak burada yaptıklarımız bile, tek başına, bir insanın hayatında isteyebileceğinden çok kaos barındırıyor zaten. Biz, şehir hayatından bıkıp kırsalda kendimizi izole etmeye kaçmış bir grup insan değiliz. Hayalini kurduğumuz ütopyayı, mikro-toplumu, ekoköyü gerçekleştirmek için yola çıkmış insanlarız. Böylesi bir yolun da, yani sıfırdan “anaakım dışı”, hatta bildiğin ütopik/radikal bir yaşam kurmanın da içindeki binbir etmen ve dinamik nedeniyle istemediğin kadar kaotik olduğunu tahmin edebilirsiniz =)

Bunların yanısıra, Yeşiller Partisi’nin ardından Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu ve PM üyesiyim. Yeşil Gazete ekibindeyim. Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Yönlendirme Komitesi’ndeyim. Dışarıya profesyonel olarak eğitimler veriyorum, kırsal kalkınma girişimi üyesiyim, konferanslara katılıyorum. Kitap editörlüğü yapıyorum, Savory Enstitüsü’nün “Bütüncül Mera Yönetimi”nin Anadolu temsilcisi olma hazırlığımız var, resmiyete dökülmek üzere, onun binbir işi var, örnekler uzar gider. Misal, Ekim başında, Aralık sonuna kadar her haftasonum doluydu, orada burada. Bunları böbürlenmek için yazmıyorum, o böbürlenme ihtiyacını duyduğum dönem geride kaldı. Bıraksalar 6 ay çıkmam köyden dışarı, ama yeni bir yaşam kurmanın keyifli bedelleri bunlar – geçiş aşamasının gerektirdiği şeyler.

1

Hayatın daha gerçek, daha öz olan tarafına dokunuyor gibisin. Oradan buralar nasıl görünüyor?

Öyle bi’ dokunuşum var mı bilmiyorum da, kırsaldan şehir keyifli görünüyor. Saçma işler ve gereksiz dikeyliklerle, kurumlarla fazla uğraşılan bi’ yer tabi – ama bunu gözlemlediğim için değil, kendim de hayatımın 28’de 27’sinde bir fiil yaşadığım için biliyorum =). Bir de bedenine ve ruhuna ihanet etme durumu var, sürekli. İstanbul’a gittiğimde çok net fark ediyorum bunu; çişim geliyor misal, metrobüste. 2 saat tutmam lazım. Kırsalda en fazla 1 dakika. Ya da uzanmak istiyorum o an, akşama kadar, eve girene kadar beklemem lazım! Bildiğin işkence, düpedüz ihanet be! :)

Şehrin güzellikleri ayrı. Şeyleri ve durumları iyi ya da kötü olarak tanımlamak çok anlamlı gelmiyor bana. Her şeyin, şehrin de kırsalın da ayrı bedeli ve ödülü var; hangi ödüller için hangi bedelleri ödemeyi istediğinle alakalı mesele. İstediğin bedeller ve ödüllerin yoluna girebildiğinde bedel ve ödül ayrımı da ortadan kalkıyor zaten. Buradaki yaşamı “hep tatil-hiç tatil” diye tanımlıyoruz biz, onun gibi…

Gezi olayları aslında ağaçlarla başladı. Ağaçların, insanların haklarının savunulduğu büyük bir isyana dönüştü. Ama sanki Y kuşağı bu olaylardan sonra doğanın önemini daha bir fark etti. Bu doğa anlayışının sürmesi neye bağlı? Bu duyarlılık noktası nasıl artırılır?

Gezi’yle beraber ciddi bir mobilizasyon ortaya çıktı. Bunun en güzel kısmı da sıkılmışlığa ve sıkıcılığa karşı bir direniş olması. Yaşam alanlarını korumak, parklara sahip çıkmak… Bunlar modernitede allayıp pulladıkları standartlaşmanın, griliğin, yaşamın anlamının içini boşaltma çabalarının yarattığı sıkıcı ciddiyetin doğrudan hayatımıza dokunduğu noktalar. “Hayatında Gezi Parkı’na gitmeyenler eylemdeydi” diye surat asan sıkıcı ciddilerin kaçırdığı nokta da bu, insanlara dayatılan hem soyut hem de somut gri cenderenin, aynılığın ayyuka çıktığı an oldu Gezi. Bir de tabi, çok şenlikli direniş – Öyle bir şeydi ki direniş, katılmayan “yüzyılın partisini” kaçırdığı hissiyatına girdi.

İşte bu şenliklilik hali insanların bir araya gelmesini, bir arada yaşadıklarının ayrıdına varmalarını ve bir daha unutamayacakları bir birliktelik, keyifli bir kolektiflik tadı almalarını sağladı. İnsanlar mutlu oldu yau, ötesi yok bunun! Önce kendilerine, sonra etrafındakilerine duymaları gereken ama kaybettikleri güveni (çünkü kolektif yaşam buna bağlıdır, ve şehir de bir kolektif yaşamdır – ölçeği sosyolojik anlamda olması gerekenden yüzlerce kat fazla olsa da) geri kazandılar.

“Reclaim the power!” (Gücü yeniden eline al!) yerine, “Reclam the Trust” (Yine ve yeniden güven duy, kendine ve insanlığa, diye çevirelim madem) hareketi oldu Gezi, yani.,

Gezi’nin açık ara en büyük getirisi bu oldu, ve bu tahmin edebileceğimizden, havsalalarımızın alabileceğinden çok ama çok daha büyük bir kazanım. Bunun devamı istesek de istemesek de gelecek; ama süreci kolaylaştırmak için iki basit önerim var, katıldığım aktivizm ve iletişim eğitimlerinde de bahsettiğim:

Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma. Keyif almıyorsan, eve “yarın da hemen geleyim koşa koşa, bu insanlarla beraber!” diye gitmiyorsan ya yaptığın iş yanlıştır, ya da yapma şeklin ve yaklaşımın.

Herhangi bir şey yapmak için insanları bir araya toplamaya çalışma. Başlamak için 2 kişi iyidir, 3 kişinin tadından yenmez. 4’ü bekleme. Az kişi başlamanın sonsuz nimetlerini kaçırma.

Ha bir de, dalga geçmek. Önce kendinle, sonra yanındakilerle ve bütün varoluşla. Sırıtarak değil ama, kahkahalarla.

Antikapitalist Müslümanlar: “Bir din otoritenin eline geçtiğinde sömürü düzeniyle iç içe geçmeye başlıyor.”

Antikapitalist Müslümanlar’ın dönem sözcüleri Özgür Kazım Kıvanç ve Yasin Aygün ile söyleşi yaptık.  Onların derdi eşitlik, adalet. Onlar dini kendilerine uydurmayan insanlardan oluşuyor. Antikapitalist Müslümanlar, temiz bir vicdana, sağlıklı bir kafaya, iyi bir kalbe sahip olmanın peşindeler. 

Kardelen Uysal Görsel

Sömürü düzeninin temelinde yoruma açık hadisler yer alıyor”.
Bir Müslüman nasıl kapitalizm noktasına geçer?

Özgür:  Fakir insanların zenginlere ihtiyaç duyarak yaşama süreci Emeviler’den başlıyor. Bu bir mantalite sorunu. Dinin otoriter hale geldiği, devletleştiği bir ortamda dini kendine uygun hale getiren bir düzen oturuyor. Aslında İslam’ın kapitalistleşmesi süreci. Dolayısıyla İslam’ın kapitalistleşmesi Emeviler’den bu yana süren bir yozlaşma hali aslında. Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar’dan başlayarak günümüze kadar devam eden bir süreç. Yoruma açık hadislerin kendi saltanatlarını sürdürmeye yarayacak şekilde yorumlanması ile bu durum oluşuyor. Örneğin Kuran’a geçen bir ayette “Allah dilediğini zengin dilediğini ise fakir kılar. Bu Allah’ın takdiridir” cümlesini bu zihniyettekiler zenginlik ve fakirlik ilelebet sürmesi gereken bir şey olarak algılanıyor. Aslında Allah orada zengine konuşuyor. Diyor ki “size zenginliği verdim. Size bu zenginliği ilelebet sizin olsun diye vermedim, diğer insanlarla eşit oluncaya kadar dağıtın diye verdim.” Kuran bunu zaten zekâtla, infakla, sadaka ile formüle ediyor. Bir din otoritenin eline geçtiğinde sömürü düzeniyle iç içe geçmeye başlıyor.

Yasin: İslam’da bize göre gerçek olmayan şöyle bir hadis var: Allah zengin kulunu sever. Bu tür yalan Kuran’la örtüşmeyen uydurulan hadisler yüzünden kapitalistleşmekte beis yok diye düşünüyorlar. Bu da kapıları açıyor, milyonlarca insanı etkiliyor.

“Sofranda ateşe tapana da yer olmalı.”

Mehmet Murad İldan demiş ki: “İyi kalp, en iyi dindir; ışığı, en güçlü ışıktır.” Sizin bu doğrultuda ilerlediğinizi söyleyebilir miyiz?

Özgür: İyi insan olmak sadece Müslümanlara has bir şey değil. İnsan herkes için adaleti savunmalıdır, Müslüman olmak böyle bir şeydir. Yani asla hayatınıza sokmayacağınız insanlar dahil olmak üzere kendinize hak gördüğünüz şeylere onun da ulaşması için çabalamalısınız. İbrahim Peygamber’in dediği gibi: “Sofranızda ateşe tapan bir insanın yeri olmalı.” İslam’ın anlayışı budur.

Yasin: Dinin de maksadı iyi bir kalp, sağlam bir vicdan, temiz bir akıl oluşturmaktır. Bakış açısına göre doğru olabilir ama ontolojik olarak noksan. Allah tüm özü kendinden var eder. Olayı kalpten başlatmak insanı şüpheye düşürebilir.Çünkü kalp neticede bazen kendine de çalışabilir. Din belirlenmiş en kadim yoldur. Çünkü Kuran’da Allah şöyle der: “Ben size öğrettim.” İyiliğin de kötülüğün de kaynağının kendisi olduğunu söyler. Ontolojik olarak olayı dinden başlatırsak daha doğru olur diye düşünüyorum. Kalp tek başına yetmez, kalbe de o kadar yüklenmemek gerek. Din tüm bunların uyumlu çalışmasını sağlam, sağlıklı bir vicdan oluşturmasını temin eder.

“AKP, Emevi zihniyetini taşıyor.”

İktidarın İslam’ı yanlış anlattığını söylemişsiniz bir röportajınızda. Size göre hangi noktalarda yanlış anlatılıyor İslam?

Özgür: Mesela şu anki AKP zihniyeti 1300-1400 yıl önceki Emevi zihniyetinin karşılığı. Peygamber kendine ayrıcalıklı bir yaşam sağlamadı ve ayrıcalıklı sınıf da yaratmadı. Yaşadığı yerdeki tüm insanlarla ortak bir barış ortamı yarattı. İslam’ın tam karşılığı budur: Sizin kendinize hak gördüklerinizi sizden olmayanların da hakkı olduğunu bilerek bir toplum içinde var olmak ve barılı hâkim kılmaktır. AKP’nin politikası kapitalizme, emperyalizme hizmet eden bir politikadır ve kapitalizmden de emperyalizmden de barış çıkmaz. Çünkü sömürü ilişkisi üzerine kuruludur. Bu yüzden AKP İslam’ı temsil edemez.

Tüm halkların iktidara karşı mesafeli olması gerektiğini söylemişsiniz.  Bu mesafeyi nasıl, hangi şekillerde koyabiliriz? http://vagus.tv/2013/08/17/antikapitalist-muslumanlar-aleviler-yuzyillardir-bedel-oduyorlar/

Özgür: Nihai hedef aslında tüm halkın ortaklaşa bir iktidar oluşturması ve bunun devamlılığı olan bir yapı haline gelmesi. Kimsenin otoriteyi ve mülkü tekeline almadığı ortamla mümkün olur. Yani kimsenin mülk ve otoriteyle sivrilmemesi gerekir. O yüzden mevcut parlamenter sistemin içerisinde iktidar hedefi koyan herkese karşı halklar mesafeli olmalı;  çünkü bu yapı halklara değil kendilerine hizmet eden ayrıcalıklı zengin bir sınıftır.

“Kadın erkek eşitsizliği İslam öncesinden kalma bir gelenek.” İslam gibi dinlerde, kadının toplumda pek bir değeri ve önemi olmadığını biliyor ve görüyoruz. Sizin tipik İslam anlayışınız içerisinde kadının yeri nedir? 

Özgür: Bu İslam’la ilgili bir problem değil. Tamamen İslam’ı uyguladıklarını iddia eden ülkelerin ayrıştırıcı politikasının ürünü. İslam’ın özünde eşitlik vardır. Allah ayette de erkeği de kadını da aynı özden yarattığını, erkeğin de kadının da aynı haklara sahip olduğunu söyler. Fakat Arap Yarımadası’ndaki geçmişten gelen kadın erkek ilişkisi İslam’ı toplumlara kadın erkek eşit değilmiş gibi yansıttı ne yazık ki.

Yasin: Ben bu tespite katılmıyorum. Bizim İslam onun İslam’ı diye bir şey yok. Kuran’da, çok net bir ifade yer alıyor: “İnanan erkekler, inanan kadınlar, çalışan erkekler çalışan kadınlar.”  Aslında bugünün tabiriyle pozitif ayrımcılık var. Kadının yeryüzünde eşit hale gelebilmesi için daha büyük avantajlar sağlıyor. Bu aslında eski bir mesele. Erkek egemen yapıdan gelen bir mesele. Ta Adem’den beri olan bir durum. Erkeğin daha güçlü olması, kadının toplayıcı olması vs ile erkek kadını ezebilmiş. Burada biz mülk ve otorite sorunu görüyoruz. Gücü eline geçiren erkek kadını kendi mülkü gibi görebiliyor. Aslında İslam bunu dengelemeye çalışıyor ve kadına da ayrıcalıklar sağlıyor. Görsel “Tasavvufta hak mücadelesi yok, hayat maalesef kavga ve mücadele gerektirir.”

Tasavvuf ve sol görüşle ortak noktalarınız var mı?

Özgür: Buna kişisel olarak cevap vermek istiyorum. Tasavvuf çok hazzettiğim bir konu değil. Daha çok kişisel gelişime hizmet eden ancak toplumsal mücadeleye vurguda bulunmayan bir yapı düşünüyorum tasavvufu. Mevlana’dan örnek vermek gerekirse; yaşadığı çağda Haçlı Seferleri’nde insanlar kılıçtan geçirilirken yaşadığı yerden dışarı çıkmamış, bu konularla ilgili tek kelime etmemiş bir adamdır Mevlana. Kişisel gelişim ile ilgilenmiş ve bu aşamaları kitaplaştırarak insanlara aktarmış. Ancak Hazreti Peygamber böyle yapmamış. 40 yaşından sonra toplumun meselesini kendi meselesi haline getirmiş. Köleler ve fahişeleştirilmiş kadınlar için savaşıp mücadele vermiş ölümü göze alarak. İslam’ın özünden böyle pasifist bir yaklaşım çıkacağını düşünmüyorum. İslam tam aksine egemenlere iktidarlara karşı tavrını net belli eden, halkla asla çatışmayan yapıda bir dindir. Dolayısıyla tasavvuftan kişisel olarak pek hazmetmiyorum. Sol görüşle ise yeryüzündeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin temel sebebinin mülk meselesi olması anlamında paralel düşünce yapımız var. Fakat bunun nasıl sağlanacağı ile ilgili bir yöntemsel sıkıntı var sol ve İslam arasında . Çünkü sol bu ideal toplumunu kurarken otorite üzerinden kurmayı hedefleyen bir ideoloji.  Otoritenin olmadığı ve mülkün halkların eline eşit olarak dağıtıldığı bir formüle ederlerse elbette uzlaşıp konuşabiliriz.

Yasin: Tasavvuf  konusunda birkaç lafım var. Peygamberimizin en son evinde bir hırka bir lokma bulunmuştur.Tasavvufta ezilen halklar için bir şey yok. Tasavvufun en büyük noksanlığından biri hak mücadelesidir. Bunu hep felsefi olarak tartışırlar ancak hayat maalesef bazen kavga ve mücadeleyi de gerektirir. Sol görüşte işçi sınıfı diktatörlüğü diye bir şey var. O yüzden o konularda sıkıntıları var. Kendi fikirlerini zorla dikte etmekten bence vazgeçebilirler.

 “Cemaat ve AKP arasında mülk kavgası var.”

Cemaat-AKP arasındaki gerginlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özgür: Mülk ve otorite kavgası. Çünkü artık ülkede bulunan tüm kaynakları ellerine aldılar. İkisi de tek olmak ve paylaşmak istemiyor. İki egemenin kavgasıdır, biz bu kavgada taraf değiliz.

Yasin: Bir mülk boyutu bir de ideolojik farklılıkları var. Biri Türkçü kafaya sahiptir mesela. Biz meselenin özünün mülk ve otorite olarak görüyoruz.

“Artık marjinal grup listesindeyiz, Allah’tan başkasından korkumuz yok.”

ODTÜ, Gezi, Armutlu gibi eylemlerde aralarınızdan bazılarını da vardı. Korktunuz mu tutuklanmaktan, yargılanmaktan ya da hükümeti karşınıza almaktan?

Özgür: İçişleri Bakanlığı Gezi olaylarından sonra bir rapor yayınladı. Şiddet yanlısı marjinal grup listesindeyiz biz de. Nerede olduğumuz belli evimiz belli buyursunlar gelsinler ne yapalım. Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

Yasin: Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

“Muhafazakar kesimde de yaşam tarzına müdahale kaygısı var.”

Muhafazakâr kesimde Gezi olayları nasıl tartışıldı?

Özgür: Maalesef muhafazakar iktidarın olayları yansıttığı şekilde biliyorlar çünkü haber alma kaynakları iktidarın elinde olanlardan ibaret. İnterneti 20 yaşlarındaki gençler dışında yoğun olarak kullanmayan bir zümre muhafazakar halk. Medya maalesef algıyı kirletebiliyor, olayları yanlış yansıtabiliyor. O anlamda bir sıkıntı var Gezi olaylarını kavrayış biçimlerinde. Bir de Gezi olaylarında bir haftadan sonra temsiliyet yarışına girilmesi, halkın temel değerlerinde olmayan şeylerin yansıtılması AKM’nin pek çok bayrakla donatılması gerçekten marjinal bir grup varmış algısı yarattı. Hiçbir temsiliyet çabasına girilmeden, kimsenin kişi olarak önplana çıkmadığı bir halk hareketi olarak kalabilseydi bence geniş halk kesimlerini içinde barındırabilirdi. Ciddi anlamda sarsıcı bir sonuç çıkabilirdi ama ne yazık ki olmadı, beceremedik.

Yasin: Muhafazakar kesimden gelme ailelerdeniz biz de. Olayların nasıl başladığını anlattığımızda onlar da çevreci gruplara hak veriyorlar. Meselenin özünü onlar da anlıyor. Ama sonraki süreçte medyanın manipülasyonu, o eski örgütsel argümanların fazlasıyla kullanılması halkı biraz irrite etti. Gezi sürecini yaşarken muhafazakar kesimden de insanlar gelmeye başlamıştı ama ne zaman örgüt propagandasına dönüşmeye başladı, o zaman  masum duygularla gelen insanlar korkmaya başladı. Halkta zaten 70’li 80’li yılların korkusu var. “Tekrar acaba benzer bir kavganın ortasına mı düşeriz” endişesi doğmaya başladı. Ancak yakın çevreme meseleyi anlattığımda anlaşabiliyoruz.Muhafazakar kesimde “Bu iktidarı kaybedersek ekmeğimizden olur muyuz? İktidar giderse yine eski günlerdeki gibi başörtümüze dokunurlar mı , namazımıza niyazımıza laf ederler mi”  gibi endişeler mevcut.

“AKP ile muhafazakâr seçmen arasında biat değil, zorunluluk ilişkisi var.”

Dindar kesim başbakana biat mi ediyor? Yoksa muhafazakâr tabanda yoksulluk, çevre sorunları gibi konular tartışılıyor mu?

Özgür: Halkın iktidarda AKP mi var başkası mı var çok umurunda olmaz, halk karnının doyup doymadığına bakar. İnsanların temel meselesi karnını doyurma meselesidir. AKP’den bu imkanı daha fazla verebileceğine inandıkları zıt ideolojide bir parti gelse onlara da oy vereceklerdir. Bu bir biat değildir, sadakat ilişkisi hiç değildir.  Kendi inançsal simgelerine dokunan, Cumhuriyet’in ilanıyla kıyafetten dile kadar her şeyine müdahale edilen bir yapıdan bugüne evrilen bir muhafazakar iktidar var. Halk yeni yeni sorgulamaya başladı, başörtüsünün kamuda serbest bırakılması, insanların dilediği gibi dışarıda başörtüleriyle gezmesi, tahrikat cemaat gibi yapıların geçmiş dönemlerde olduğu gibi yasadışı olarak algılanmaması halka başta cazip geldi. Fakat mesele aslında karnını doyurma meselesi. Ama şu fark edilmeye başlandı. Başörtülü de başörtüsüz de çalışsa insanlar asgari ücretle çalıştırılıyorlar, her türlü kredir kartı borçları var, takım elbise de giymiş olsa faturalarını ödeyemiyor. Temel mesele bu ve insanlar bunu fark etmeye başladılar. Bu kesinlikle bir biat ya da sadakat ilişkisi değil, bir zorunluluk ilişkisi.

Yasin: O kadar biat ettiklerini düşünmüyorum, daha çok Karın duyurma endişesinden kaynaklı bağımlılık ilişkisi var. Zaten AKP bu tip özgürlükleri çok ustaca veriyor. İktidarını koruyabileceği dönemlere yayıyor. Köydeki insan bile artık faiz ödemeye başladı. Elindeki son argümanlar tükendikçe, bu krediler patlamaya başladıkça bunlar tartışılmaya başlanıyor. “Aa iktidar bana çalışmıyormuş. Allah’ın savunduğu şeyleri savunan bir iktidardı ama bize faiz yedirtti” gibi algılar yerleşmeye başladı. Ufak da olsa bir sorgulama süreci başladı, biz de bu sorgulama sürecini hızlandırmaya derdindeyiz Kuran’da unutulan ayetleri hatırlatarak.

“Aleviler mülk kavgasına erken uyanmışlar.”

Aleviler antikapitalist fikir dünyasında yer alırken neden Sünniler de bu doğrultuda yürümüyor?

Yasin: Aleviler’in geçmişine baktığımda bu kavgayı sürekli verdiklerini görüyorum. Şeyh Bedretttin, Pir Sultan Abdal gibi insanlar meselenin özünü iyi kavramışlar. Bunu iyi kavradıkları için mülkle ilişkilerini düşük seviyede tutarlar, fazla dünyacı değillerdir. Bunu deyişlerinde de görürüz zaten. Bu meseleleri daha hızlı anlayabilmeleri benim için normal bir şey. Sünni fıkhın etkisi altındaki Müslümanlar’ın bu meseleyi anlamaları Aleviler’e göre daha kolay olabilir.

Don Kişot Evi ile röportaj: “Cinsiyeti de sıfırlıyoruz, toplumsal normları da!”

Teyzelerin direniş evi olarak adlandırdığı, kimisinin geri dönüşüm evi dediği Don Kişot Evi’ni ziyarete gittik. İçerideki insanlar harıl harıl çalışıyorlar, kimisi sanata dair bir şey yapıyor kimisi tahtaları taşıyor. Etraf buram buram yaratıcılık kokuyor. Sanki Gezi’nin güzel günlerine döner gibi bir his yaşıyorum. Aynı yaratıcılık, aynı mizah, aynı kaynaşmışlık hissi. Don Kişot Evi’nden Atakan Tan ile evin kimliğine ve amaçlarına dair bir röportaj yaptık.

Kardelen Uysal

Görsel

Don Kişot Evi’nin amaçlarından biri farklı değerler yaratmak. Yaratmak istediğiniz değerlerin günümüz değerlerinden farkı nedir?

Farklı değerler yaratmak derken amacımız herkesin kendisini ifade edebileceği bir alan yaratma isteği. Ana amacımız şehirde nefes alınacak bir yer yaratmak. Yirmi yıldır çöp olarak bırakılan bir binayı temizleyip aktif hale getirmek.

 

“Başka bir dünya inşa etmek mümkün” düşüncesiyle yola çıkan bir topluluk olarak, bir başka dünyanın nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Dünyayı değiştirmek gibi bir söylemimiz olmadı. Başka bir dünyanın bu saatten sonra pek mümkün olacağını düşünmüyorum. Kendi içimde dünyaya dair çözümüm biz insanların yok olması. Fakat en azından belli sınırlar içerinde kendimize bir alan yaratarak burada kendi dünyamızı yaratmak. Şehirlerde harcadığımız vakti, insiyatif aldığımız durumlarla yeniden kazanmak istiyoruz sadece.

Don Kişot Evi’ni polis basıp Gezi ile ilgili bir olay olup olmadığını sorguladığında, “Gezi ile ilgili değil ama Gezi’nin yarattığı cüretle olduğunu söyleyebilirim” demişsiniz, Gezi olayları nasıl bir cüret ve cesaret verdi sizlere?

Şu cüret ve cesareti verdi. Şunu gördük biz kamusal bir alan üzerinden gidiyoruz, Gezi de kamusal bir alana yayılmıştı. Bu fikri ortaya attığımız bu fikri destekleyecek ve anlayacak insanların olduğunu gösterdi.

Görsel

Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı bir duruşu vardı. Sizin yel değirmeni olarak adlandırdığınız birileri/bir şeyler var mı?

Mutlaka var. Don Kişot’u okuyup anlayan, seven tüm insanların bir yel değirmeni vardır hayatta. Kendi spesifik yel değirmenimi anlatmam bir şey değiştirmez, önemli olan Don Kişot, ben değil. O da kendi mücadelesini kendi şizofrenisinde verecektir diye düşünüyoruz.

Kafa Açan Cumartesiler sayesinde neler öğreneceğiz?

Hep beraber oluşturduğumuz ortaklaşa paydalarda öğreneceğiz. Ulaşım, internet, medya, ekonomi, alternatif ekonomiler, tarım gibi konuları ortak paydalarda birleştirmek istiyoruz. Bu tip sempozyumlar yapılıyordu ancak daha çok otellerde, kendi içindeki gruplar arasında gerçekleşiyordu. Burada amacımız bu ortak paydaşları bir mahallede toplamak, mahallelinin de entegre olacağı şekilde tartışmak konuşmak. Güneş panelleri, yağmur sularını toplamak, permakültür gibi şeylerle biz bu evin ihtiyaçlarını karşılamak istiyoruz.

Bir noktada sadece ortak değerlerimizi, müştereklerimizi hükümete karşı savunmanın ötesine geçip yeni ortak değerler yaratmak gerekiyordu; işgal evleri bunun aracı mı?

İçine yüklediğimiz anlama bağlı. Burası bir işgal evinden öte geri dönüşüm evi. Ana amacımız bu evi geri dönüştürmek. Mülk sahiplerine de sesleniyoruz: Mülklerinizi hayatımıza çöp olarak bırakmayın, bırakırsanız da gireriz. Yeterince içten bir şekilde yaparsak iyi olan herhangi bir şeye dönüşebilir bu ev.

Görsel

Sizden ilham alan birçok forum benzer evler arıyor, onlara ne önerirsiniz?

Kişisel olarak ana amacım bu hareketin yayılması. Şehirlerde alan olmadığı için kabuklarımıza çekiliyoruz. Önerebileceğim şey önce kafalarına koymaları, gerçekten yapılabilir bir hareket çünkü. İkincisi kararlı olmaları. Burada kamusal alan yaratıyoruz aslında, amacın bu olması önemli. Üçüncüsü bir grubun başlangıçta sorumluluğu alması ancak bunun çok duyurulmadan yapılması ve bir alt yapı çalışması hazırlanması. Mahallenin buna uygun olması da önemli bir etken.

 Don Kişot Evi’nde hiyerarşi, emir komut olmadan günlük işlerinizi nasıl hallediyorsunuz? İşleyiş sisteminiz nasıl?

Ortak akıl ile değerlendirerek! Burası özgürlükler alanı ancak burada önemli nokta kişilerin emeğine saygı göstermek, şiddet ve ayrımcılık içeren unsurlar oluşturmamak. 3.sü ise ortak paylaşım içerisinde bir şeyler yapmak. Bunları biraz estetik içerisinde yapmak önemli.

Görsel

İşgal evleri, kamusal alanda da daha özgürlükçü kadın-erkek ilişkileri kurmamızı sağlayabilir mi?

O insanlara kalmış bir şey ama mutlaka sağlayabilir. Ana hattımızda yarattığımız şey “şu anda hiçbir ülkenin sınırları içinde değilsiniz. Böyle olunca cinsiyeti de sıfırlıyoruz. Birçok toplumsal normu ve bakış açılarını da sıfırlıyoruz. Ama bu yine de insanlara bağlı.

Kardelen Uysal