Ekmekçi Berkin’i Arıyor Heykelini Yapan İskender Giray ile Söyleşi

 

037

 

İskender Giray’ın Moda’da bulunan hem atölye hem ev olarak kullandığı mekanında buluştuk. Berkin’den, Gezi’den, Gezi Bisikleti’nden ve sanattan bahsettik. Giray aktivist ve inatçı değerli bir sanatçı. Olayları ve kişileri her yönüyle inceleyen, kendini öldürülenin de, geride kalanların da, katilin de yerine koymaya çalışan duyarlı bir insan her şeyden önce. Keyifli okumalar.

Kardelen Uysal

 

 

Ekmekçi Berkin’i Arıyor heykelini gördüklerinde insanların ne düşünmelerini, nasıl hissetmelerini istersin?

Ürpermelerini istedim öncelikle. Hafif yakaladığıma da inanıyorum. O heykelle benim hatırlatmak istediğim bir şey var. Sokakların savaştaymış gibi gaz içinde olduğunu, Berkin ve Berkin gibi çocukların öldüğünü hatırlamalarını istiyorum. Berkin ezberlenmiş bir isim. Burada sadece Berkin için değil ölen tüm çocuklar için yaptım o heykeli. Heykelin amacı devletin öldürdüğü tüm çocukların hatırlanması.

DSC_0004

Heykeli yaparken nasıl bir duygusal süreç geçirdin? Heykeli yapmak ne kadar zamanını aldı?

Yaklaşık bir hafta zamanımı aldı. 269 gün komada kalan bir çocuk komadan çıkamıyor. Ailesi ne hissetti. Yapılan açıklamalar belli. O dolma noktasında çırılçıplak soyunup sokaklarda bağırmak istiyorum. O çıplak vatandaş gibi. Bir şey yapmam gerekiyordu. Elime taş alıp atabilecek bir adam da değilim. Arada yemek yemeyi unuttum, ondan sonrası kopuk. Böyle bir süreçti.

 

Heykel ilk saldırıya uğradığında ne hissettin?

Hiç şaşırmadım. Pek cesaret edemezler diye düşünüyordum yine de sonuçta Kadıköy’deyiz. 3 sarhoş insanın sırf vandallığına yaptığı bir şeydi. Mahalleli tepki vermiş hemen zaten. Moralimi bozmadan aldım tamir ettim yerine koydum. Tekrar saldırsalar yine aynı şekilde tamir edip yerine koyarım.

BnlgmvKIgAIIqON
Berkin için yaptığın heykelde de, 1 Mayıs’ta maden işçileri için yaptığın duvar resminde de bir ağıt, öfke var. Bu kadar trajik olmayan başka bir toplumsal olayı sanat aracılığı ile tiye alır mısın?

İkisini yaptığımda da kızgındım. Gezi olaylarının başlangıcını mutlu anılarla hatırlıyoruz. Orada coştuk, bağırdık, rahatladık. Ama artık onu da yapamıyoruz. Türkiye konusunda iyice karamsarlaştım. İleride ne olur bilemiyorum. Tiye alabilecek kadar rahat bir olayla karşılaşırsak yaparım ama şu an anladığım kadarıyla herhalde ağlayacağız.

040
Sanatın kimleri etkilemesini, neleri değiştirmesini istersin?

Ulaşabildiği kadar çok insanı etkilemeli bence. Sanatı zaten takip eden insanlar dışındaki insanları, sanat duygusundan yoksun vatandaşları etkileyebilmeli ve ulaşabilmeli. Bence düsturun ve sorumluluğun bu olmalı yaparken. Sokakta hep aynı tip akademik heykelleri gören ve hiçbirisiyle ilgilenmeyen topluma sanat aslında hiç verilmemiştir. O yüzden insanlar sanatın hayata ne kattığını bilmiyorlar. O yüzden herkese anlatmak ve göstermek gerek. Sanat halkı ilgilendirmeli.

033

Gezi’nin sanata ve yaratıcılığa katkısını nasıl değerlendiriyorsun? Bu süreçte insanlar müthiş şeyler ürettiler.

Gezi herkesi ilgilendirdiği için üreten insanlar üretmeye devam ettiler. Hayatımızın merkezindeydi. Ben aşık olmuş gibiydim; vücudumun tüm kimyası değişti. Bahar kafası yaşıyordum. Güzel olan şey yapılan üretilen her şeyin görünür olmasıydı.

035
Plaza hayatını bırakıp bu işlere başlamışsın. Seni tetikleyen, cesaret veren “aman yeter artık” dediğin anı hatırlıyor musun?

PowerPoint’te bir sunum hazırlıyordum. Kimlik bunalımındaydım. Millet takım elbiseleriyle oturmuş konuşuyor ama benim kafalar hiç orada değil. Ben haftanın beş gününü mutsuzlukla harcıyordum o iki günde de kendime gelemiyordum. Sunumu hazırlarken işte “yeter artık hayatım gidiyor. Ben fizik mühendisliği okudum, Quantum fiziği öğrettiler ama ben Excelle, sunumlarla uğraşıyorum. Çürüdüğümü hissediyordum. Ailemle konuştum sonra hamlelere başladım.

032
Bu Gezi Bisikleti’nden bahseder misin?

Çıkış noktam pasif direnişten yana oluşumdu.Sonuçta direnişin bir simülasyonu oldu. Amaç direnişe katılanların hatırlaması, orada olamayanların ise o hissi tatması için interaktif bir alan açmak. Taş atan gençlerin enerjisini almak lazım diye düşündüm. Pedal çevirmeye başlayınca tüm sistem çalışmaya başlıyor. Pedal çevirmezsen sistem duruyor. Vücudun pedal çevirdikçe yokuş çıkarmış gibi yoruluyor. Yokuş çıkmak direnmek demek.Kafana baret takıyorsun baretin içinde pervane var. Yorulurken aynı zamanda rahatlıyorsun pervane sayesinde. Telefonunu şarj edebiliyor. Gezi döneminde sıkça duyduğumuz 3 şarkı çalıyor pedal çevirirken. (Gezi’den önce yazılan Biz Biliriz Remix’i, Boğaziçi’nin bestesi, Kim Sevmedi Seni Çocukken Sayın Başbakan) Bisikletin önünde el yapımı projeksiyon ve Gezi dönemine ait fotoğraflar bulunuyor. Çevresinde dikenli tellerin oluşunun nedeni direnişin ruhu. Dikkat etmezsen çizerler. Bir de işin otorite tarafı var. Fişe taktığında direnen arkadaşının (pedal çeviren) direnmesini istemiyorsan buraya basıyorsun ve kadının gözündeki fişekten sisler çıkmaya başlıyor.

Reklamlar

Şanışer: “Bir sürü olayın birleşmesinden oluşan ruh hali yazdırıyor şarkı sözlerini bana”

Anlat Bana, Benim Aklımdan Zorum Var gibi şarkılarından tanıdığımız Sarp Palaur nam-ı diğer Şanışer’le Galata’da buluşup rap müzikten, şarkı sözü yazmaktan ve pek çok başka konudan bahsettik. Şanışer umarım hayatı boyunca başarılı olur ve özgürce müzik yapmaya devam eder.

Almanya’da yaşayan Türkler’in rap müziğinin yayılmasına katkısı nasıldır sence?

Onlar sayesinde oldu ve ilk onlar yaptı, Türkiye’ye de ilk onlar getirdi. Onlar olmasaydı biz belki beş sene sonra başlayabilirdik. O yüzden katkıları çok büyük.

Türkiye’ye gelmesini istediğin başka bir kültür, kavram var mı?

Demokrasi olabilir mi mesela?

Peki ülkemizden dünyaya yayılmasını istediğin bir kültür ögemiz var mı sence?

Mesela Türk Halk Müziği Arap müziğiyle bir tutuluyor, aslında neredeyse alakası yok. Bunun sağlıklı bir şekilde yayılmasını dilerdim.

Sizlere ‘modern ozan’ diyenler var. Bu konuda ne düşünüyorsun? Şarkı sözlerini yazarken etkilendiğin bir şair var mı?

Modern ozan olduğumuza inanmıyorum. Ben Cemal Süreya gibi şairleri severim. Ama şiirle bizim yaptığımız işin bağlantısı yok. Bizler belli matematiksel kalıplara uyarak yazmaya çalışıyoruz. Rapçiler kendilerine şair demiyorlar zaten. Rap belli edebi kaygılar da gütmüyor.

Şarkı sözlerinin bir kısmı hüzünlü bir kısmı öfkeli. Neler tetikliyor seni?

Beni tetikleyen olaylar değil genel olarak ruh halim. Bugüne kadar bir olay yüzünden tetiklendiğim tek iş Gezi için yaptığımız şarkı. Belli olaylara ithafen şarkılar yapmıyorum, bir sürü olayın birleşmesinden oluşan ruh hali yazdırıyor şarkı sözlerini bana.

Alef High’la yaptığın Gezi şarkısı nasıl tepkiler aldı?

Çok iyi tepkiler de aldık çok kötü tepkiler de aldık. Ama biz çok mutluyuz.

DSC00425

Bu tip politik şarkıların devamı gelecek mi? Mesela Soma faciası için bir şarkı yazacak mısın?

Aslında o facia olduğu anda elim kaleme gitti. Ama bu Gezi şarkısından sonra durumdan istifade etmeye çalışan insanlar olduğumuzu düşünenler oldu. O yüzden yapmadım. Evet bu olaylar bitmediği sürece bu tip şarkıların da devamı gelecek. Soma için yapılan bir Türkçe rap bir albüm var, onun içinde varım.

Prodüktörler senin gibi sanatçılara el attığında nasıl durumlar oluşuyor? Özgürce hareket edebiliyor musun?

Bugüne kadar bir tane prodüktörle çalıştım ve beni hiç tatmin etmeyen konular oldu. İşin içinde çok fazla müdahale oluyor. Benim çalıştığım insan da açık fikirli, özgürlükçü biri olmasına rağmen müdahale kabul edebileceğim boyutların üzerindeydi. Dolayısıyla özgür olmak için freelance müzik yapmak gerek.

Senin yerinde olmak isteyen insanlara ne demek istersin?

Ben hala evimde kayıt yapıyorum. İnternette ‘şarkı yapmak istiyorum’ dediğinde basit bir şekilde gereken bilgileri veriyor. Dolayısıyla aslında bir tane bilgisayara ihtiyaçları var. Gezi şarkısını da evde yaptık mesela.

Düet yapmaktan en çok hoşlandığın kişi kimdi?

En çok düet yapmaktan hoşlandığım kişi arkadaşım Deniz (Alef High). Ortak bir ruh halinde çok güzel buluştuğumuzu düşünüyorum. Rafet El Roman’la yaptığımız Bir Melek Diliyorum düeti de benim için özel bir yerde.

http://www.youtube.com/watch?v=g08-2kwKOCU

 

 

 

 

Emrah Serbes: “Mesela en son 31 Mayıs gecesindeki insanların isyan halini, ruh hallerini durdurmak isterdim. “

Emrah Serbes içimizden biri. Kelimeleriyle kimilerimizin içini delen geçen bir adam. Tavırlarıyla, susmayışlarıyla, hem söyledikleri hem yazdıklarıyla içimizde yer edinmiş bir yazar. Doğum gününde kitaplarından, zamanı durdurmak istediği yerden ve Çarşı’dan bahsettik.

Kardelen Uysal

Resim

Erken Kaybedenler adlı kitapta büyütmek istediğin türden bir çocuk var mı? Orada en sevdiğin çocuk hangisi?

Orada sekiz yaşında çocuk da var on yedi yaşında çocuk da var. Hangi hikâyeyi seversin diye sorsan, Denizin Çağrısındaki çocuk daha naif, son hikâyedeki tüpçü çocuk ise söylediklerini esirgemeyen bir tip. O ikisinin arasında kaldım.

Erken Kaybedenler’de senin çocukluğundan izler taşıyan bir çocuk var mı?

İkinci öykü biraz daha otobiyografik ögeler taşıyordu. Babanın greve gitmesi, çocukların tedirginliği, mahallede oynadıkları maçlar… Bu açılardan biraz çocukluğuma benziyor.

Erken Kaybedenler’in bir öyküsünde baba aşk acısı çeken 12 yaşındaki oğluna “en çok insan senin yaşında sever” diyor. Ne oluyor sonra bu sevmelere, nerelerde azalıyoruz?

Azalmıyor da biçim değiştiriyor. O ilk aşkın saf halini, bir şeyle ilk tanışmanın o halinin ayrı bir yeri var. İlk defa tanışınca o duyguyla daha yoğun oluyor ve sonra yaşadığın şeylere de bir yol çiziyor. Büyük aşk hikâyelerine bak; Romeo ile Juliet, Anna Karenina aşkı ilk kez hissedenleri anlatır.

Hikâyem Paramparça’da ‘Zamanın Memleketi’ adlı yazında “insan zamanını durdurmak istediği yere aittir” yazıyor. Senin durdurmak istediğin bir yer/zaman dilimi oldu mu hiç?

Güzel bir soru. Güzel şeyler yaşadık. Mesela en son 31 Mayıs gecesindeki insanların isyan halini, ruh hallerini durdurmak isterdim.

Resim

Hikâyem Paramparça’da bir sarhoşluk anında “bütün söylenecekler söylendi, bütün susulacaklar susuldu” diye bağırdığını yazmışsın. Neleri susarsın sen?

O tabii alkolle söylenen bir şey. (gülüyor) Aslında oradaki karakterin ruh halini anlatmak için yazdım o cümleyi. Yoksa hiçbir zaman bütün söylenecekler söylenmemiştir ama o karakter onu öyle hissetmiştir o arada.

Kitapları kesip biçip alıntılar halinde yayınlayınca bazen bütünü yansıtmıyor. Sustuğum bir şey var mı dersen ben susamıyorum. Bazen kızıyorum susayım diyorum susamıyorum, söylemek daha iyi. Susmaya çalışsam da belli oluyor. Susmak pek iyi değil zaten. Susmayan halim susan halimden iyi yani.

Kitaplarını, öykülerini okuyan insanların seni nasıl biri gibi görmemesi lazım? Karakterlerin gibi haşarı, deli, dolu sanıyor olabilirler seni okuyucular.

Beni şöyle görün böyle görün diye bir şey yok. Ama hiç tanışmadığım birinin gelip hemen muhabbet kurması, resmiyetin atılması çok hoşuma gidiyor, öyle bir duygu yarattıysam iyi bir şey. O samimiyet iyidir yani. Eşitler arasında bir ilişkinin kurulması lazım, çekingenlik olmaması lazım. Böyle görmeleri güzel, inşallah değişmez.

Diyelim ki tıkandın, yazıp çizemiyorsun. O durumda ne yapıyorsun?

Bir şey yazamazsam genelde okuyorum. Her şeyden önce tüm yazarları okuruz zaten ama bir şey yazamayınca sıkıntı oluyor, azaplı bir döneme dönüşüyoruz.

“Çok sevdik be abi” dediğin Çarşı sevgin ne zaman başladı?

O çok ezelidir, kendimi bildim bileli, konuşmaya başladığım andan itibaren Çarşı oldu. Ama mesela şöyle şeyler de oldu: ben çok fanatiktim, çocukken daha fenaydım. 90’lı yıllara doğru bu şovenizm oldu ya futbolda, marşlar filan okunmaya başladı, şöyle oldu böyle oldu. Futboldan soğudum. 2000’li yıllara doğru tekrar döndüm tribünlere. Ama o dönem 5-6 sene maça gitmedim. Futbolda şovenizm tırmandı dönemlerde, “kahrolsun PKK” sloganları filan atılırken gitmedim.

Gezi Partisi: “Partiyi kurarken, Gezi’nin içindeki tüm kavramları yazdık”

Birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip insanların bir arada yaşayabildiği Gezi Parkı’ndan bir de parkın adını taşıyan siyasi parti kuruldu. ‘Gezi Partisi’ uzun süre ‘fırsatçılık’la suçlanmasına rağmen sessiz kalmayı tercih etti. Kim oldukları, ne amaçladıkları, neler yaptıkları bilinmeyen Gezi Partisi temsilcileri ile söyleşimiz sonucunda; doğrudan demokrasiyi inşa etmeye çalışan ve Gezi içindeki kimlik çeşitliliğini aynı masa etrafında toplamayı hedefleyen bir oluşum olduklarını anladık. Eleştirilere yanıt olarak kapılarının herkese açık olduğunu, bir lidere değil organizasyona ihtiyaç duyduklarını öğrendik.
Mevcut siyaset modeli içinde ortaya çıkmasına rağmen özünde yeni bir örgütlenme modeli öneren Gezi Partisi, lidersiz ve doğrudan katılımlı bir “iletişim ağı” kurmaya çalışıyor. Dijital imkanları sonuna kadar kullanan parti yeni bir modül üzerine çalışıyor. Çalışmalar bittiğinde TC kimlik numarasıyla web sayfasına oradan da  üye koduyla partinin kalbine yani meclise girilebilecek. O hafta nelerin konuşulduğunu, yapıldığını, hangi konular üzerinde tartışıldığını öğrenip sürece dahil olarak, söz hakkına sahip olunabilecek. Parlamanter sistemin insanları tam olarak temsil etmediğini düşündükleri için böyle  bir yöntem bulan parti, kararların ortak akılla alınmasını tercih ediyor. Dijital imkanlara sahip olmayanlar ise ilçe teşkilatları ve kısa mesaj ile bilgilendiriliyorlar.  Park Gazetesi’nden (http://parkgazetesi.com/) Uğur Uz Yılmaz’la yaptığımız söyleşiyi okuyabilirsiniz.

Görsel

“Gezi Partisi merkez üstü bir parti”

Gezi Partisi, Gezi olaylarından hangi dinamikleri içinde barındırıyor?

Cem Köksal: Gezi Partisi, tüm ideolojilere kapısını açık tutan, sadece “karşımdakinin fikrini kabul etmem” diyen insanlara karşı  duruş sergileyen bir parti. Kuruluş bildirgemizde bununla ilgili çok net bir paragraf var: Din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep ve ideoloji kavramlarını diğer insani değerlerin önüne koymayan yani; özgürlük, bağımsızlık, adalet, insan hakları, demokrasi… Bu kavramların önüne bir engel konulmadığı takdirde herkes kendi görüşüyle kendisini bu partide temsil edebilir. Bunun içine çevreci de dâhildir, özgürlük, adalet isteyenler de…

Tüm ideolojilere kapısı açık dediniz. Bu nihayetinde bir siyasi bir parti, bunun da bir ideolojisi olması gerekmez mi? Bu tüm ideolojilerin bir arada olması nasıl gerçekleşecek?

Teoman Kumbaracıbaşı: Örgütlenmeyle olacak bir şey. İlçe örgütlenmelerimiz merkezden yönetilmiyor çünkü partinin anayasal zorunluluklardan dolayı seçilmiş bir lideri var. Ama bizim iç işleyişimizde tüzüğümüzde genel başkanın görevleri tamamen kısıtlanmış olduğu için sadece partinin sözcülüğünü yapmakla yükümlü. Parti meclisi tarafından yönetilen bir partiyiz biz. İlçelerde kendi içlerinde tamamen bağımsız oldukları için ve ilçeler bir ağ ile diğer ilçelere bağlı olduğundan zaten bütün görüşlerin masada toplandığı bir partide o görüş zenginliğinden kaynaklanan çözümleri arıyoruz. Bu da parkta yarattığımız şeydi.

“Gezi Partisi şu an tüm Gezi Parkı’nı temsil ediyor diyemeyiz, çok büyük bir haksızlık olur”       

Peki bu çatışma yaratmaz mı?

Cem Köksal: Parkta yaşadık mı?

Teoman Kumbaracıbaşı: Orada yaşanmadıysa partide de yaşanmaması mümkün. Parkta en sert ideolojiler birbirlerine yüz metreyle on beş gün durdular değil mi? Biz bunun ilçe teşkilatlarında da örneklerini görüyoruz.  Şunu eklemek gerekir: Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey hepimizi aynı masanın etrafında toplayabilmek. Daha önce Gezi Parkı’nda toplanmaya çalışıyorduk ve toplanıyorduk, şimdi aynı şeyi masanın etrafında yapmaya çalışıyoruz. Biz bütün referanslarımızı Gezi Parkı’ndan alıyoruz ve tüm çözümlerimizi de bu referanslarla oluşturmaya çalışıyoruz. Diyoruz ki: “Eğer kendini temsil etmek istiyorsan gel, temsil et.” Çözümleri birlikte üretmek istiyoruz. Gezi Partisi şu an tüm Gezi Parkı’nı temsil ediyor diyemeyiz, çok büyük bir haksızlık olur bu ama nihai hedefimiz parktaki tüm görüşleri temsil etmektir. Temsil edilebilmesi için herkesin gelmesi gerekir.

Cem Köksal: Bugüne kadar siyasi partilerin kullandığı tüm sistemler kutuplar üzerine kurulu. Zaten bildiğimiz ve çalışmayan hepimizin karşısında durduğu sistem bu değil mi? Kutuplar üzerine olan bu sistem bizi sinir edip, hayatımızdan mahrum etmiyor mu? Evet. O zaman bunun tam tersinin kutupsuz bir sistem olması lazım. Biz bunu yaptık mı? Yaptık.

Görsel

“Gezi ruhunu sıkıştırmaya çalışmıyoruz.”

Teoman Kumbaracıbaşı: Gezi ruhu bir siyasi partiye sıkıştırılamaz diyen de var demeyen de… Biz bir ruhu sıkıştırmaya çalışmıyoruz zaten. Biz ülkenin sorunlarını çözmek istiyoruz. Ben Gezi Parkı’ndaki eylemleri çocuğuma bir efsane olarak anlatmak istemiyorum. Bunun nedeni çok açık. Hiçbir siyasi sonuç alamayız. Parkın bizde şu an bıraktığı tek somut sonuç oraya kışlanın yapılmaması. Evet muhalefet zinciri oluşturuldu, sokağa çıkma cesareti ortaya çıktı. Bunlar çok büyük kazanımlar ama siyasi hiçbir çıkarımımız olmadı. Gezi Partisi bu siyasi çıkarımı oluşturmak, resim haline dökmek ve anayasada kalıcı bir şekilde barışın sağlanması için ortaya çıktı.

Cem Köksal: Parti adı çok kirletilmiş bir şey. Siyasi partinin kirletilmesinin nedeni tüzüğüdür. Eğer iktidar partisinin üzerinde otorite yazıyorsa, o ülkenin demokratik olma şansı yoktur. Milletvekili adayları sadece ilçeler ve iller ile ön seçimle belirlenir. Yani buna parti karar veremez, gurup kararı alınamaz. Tüzüğümüz her yerde var, okunabilir. Bir partinin tüzüğü düzgünse o ülkeye demokrasi gelir. Biz Gezi ismine zarar gelmesin diye gecemizi gündüzümüze kattık.

Bu çok iddialı değil mi? Bu insanlar aynı masaya otururlar ama aynı hedefe nasıl yürüyecekler?

Teoman Kumbaracıbaşı: Biz kaybettiklerimizin karşılığını almak zorundayız. Çarpısız, (forumlardaki durumu kast ediyor) tebaasız birbirimizi dinlemek zorundayız.

Bunun yeri/yolu siyasi parti mi peki?

Cem Köksal: İktidar olmadan bu ülkede hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.

Teoman Kumbaracıbaşı: Bu parti muhalefet olmak için değil iktidar olmak için kuruldu. Ne zaman tüm görüşleri masanın etrafına toplarız o zaman bunu başarırız.

Görsel

“Partiyi kurarken, Gezi’nin içindeki tüm kavramları yazdık”

Peki, nasıl oldu da böyle bir partiyi kurma görevi edindiniz?

Cem Köksal: Özcan Arslan bir Taksim Gezi Partisi sayfası açmıştı. Özcan Arslan bunu açtığında ben de bunun siyasallaşması gerektiğini her yerde konuşuyordum. Mesaj atıp kim olduklarını ve neler yapacağımızı sordum hemen. 30 Haziran’da ilk toplantıda 17 kişiydik ve şimdi o gruptan 4 kişi kaldı. Halka açık filtresiz toplantılar yaptık sürekli. Bu bir süreçti, Gezi Partisi’ni kurarken, Gezi’nin içindeki tüm kavramları yazdık.

Teoman Kumbaracıbaşı: Partiyi kimin kurduğu önemli değil aslında, biz bugün parka kimin çıktığını da sorgulamıyoruz. Çıkılması gerekiyordu, çıkılmalıydı. Bunun algısı zaman içinde oturdu. Bu partinin kurulması da insanlar tarafından sorgulanacaktır. Parti kurmanın sonucunda ulaşmak istediğimiz yer iktidar, iktidar olmak istememizin nedeni de bu anayasayı yaşanabilecek bir ülke olacak şekilde değiştirmek. Duran Adam’a neden durdun dendi mi, denir mi yani? Aynı şekilde biz de aynı saygıyı bekliyoruz insanlardan.

“Gezi ruhunun kavramsallaşması gerek…”

Burada şu sorulabilir öyleyse, Gezi’yi temsil etme hakkını nasıl kendinizde buldunuz?

Teoman Kumbaracıbaşı: Orada durma hakkını nasıl bulduysak öyle. Gezi Partisi kuruldu diye Gezi ruhuna zarar gelir mi? Eğer biz parka çıkmasaydık park diye bir şey olmazdı. Eleştiren gelsin, katılsın. Bizim aklımıza geldi diye biz bu meseleyi sahipleniyor değiliz. İnsanlardan  şu metanetli bakışı istiyoruz:  İnsanlar sokaklarda öldüler, kafalar kırıldı, cenazeler kaldırıldı, mahkemeler sürüyor, davalar ve birsürü acılı aile var. Bunların  travmalarını biz daha senelerce yaşayacağız. Kardeşlerimizi öldürenler neredeyse yargılanmadan kurtulacaklar. Bu işin gerçekten yazılı olarak çözümlenmesi gerek. O zaman Gezi ruhunun bu ülkede iktidar olduğunu hayal etmenin, bunu istemenin, bunun için çalışmanın garip bir yanı mı var? Ne kadın haklarında ne hayvan haklarında bir adım ilerleme yok. Bundan başka bir alternatif kalmadığını düşünüyoruz. Daha iyi önerileri, fikirleri olan insanları tanışma, teşkilatlanma toplantılarına bekliyoruz. Yaptığımızdan daha iyi bir çözüm yoksa biz iktidar olana kadar çalışmaya devam edeceğiz. Bu bir dirayet, inanç meselesidir. Bugün geç kalmak istemiyorum. Çocuğumun gözünün gaz fişeğiyle çıkarılmasını, polis tarafından öldürülmesini istemiyorum. Biz bunları konuşurken bu ülkede kolunu on santim kaldırabilen tekerlekli sandalyeye mahkum engelli arkadaşlarımız sokağa çıkamıyor, çocukların sokaklarda hayatları mahvoluyor. Ben Gezi ruhunun kavramsallaşması gerektiğini ve hayatımızın bir pratiği olması gerektiğine inanıyorum. İnandığım için de bu partinin içindeyim. Gezi ruhunun pek çok direniş noktası varsa, siyasette bu direniş noktalarından biri olmalıdır. Kimin kurduğunun bir önemi yok, bir başkası kursun biz onun yanına gidelim.

Cem Köksal: Gezi’yle ilgili en ufak bir şüphem yok kendimin Gezi mensubu olduğuna dair. İsteyen açıp Facebook’tan tüm söylemimi, gönderilerimi görebilir. Zaten isteyen herkes gelip “bunu temsil etmek istiyorum” diyebilir. Neden inandığımız bir şeyin peşinden koşmayalım? Ben bu uğurda her şeyimi vereceğim, bunu lütfen hayatta tutalım yoksa gidecek elimizden. Biz bu partiye bir ideoloji ya da engel koymadık. Tüm teslimiyet haklarını verdik. İnsanların katılımına engel hiçbir şey yok burada. Gezi’deyken zaten parti kurulması gerektiği konuşuluyordu, biz kurunca da  “niye kuruldu?” diyorlar.

“Biz evrimleşen, iyiye doğru yönelen bir partiyiz.”

Teşkilatlanma süreciniz nasıl gidiyor?

Cem Köksal: Şu ana kadar on iki il gezdik ve teşkilat kuruldu. Biz bu işin sadece iktidar olarak çözüleceğine inandığımız için şu hedefi koyduk: Türkiye’nin her yerinde olacağız. Bu yüzden de yeni bir sistem geliştirdik. Merkeziyetçi bir yönetime sahip değiliz. Bütün ilçelerin beraber oluşturduğu bir ortak alanımız var. Her ilçe kendi kendini yönetiyor, merkezden aktarılan bir finans ve politika yok. Gaziantep’in sorununu biz İstanbul’dan bilemeyiz, İstanbul’un yaşadığı sorunlar Gaziantep’ten bilinemez. O yüzden mekanizmamızda tohum atmak var her yere. Gezi her yerde! Bir hafta içinde Gaziantep’te teşkilat kurduk mesela. Bir ay sonra bir günde on ilde, iki ay sonra bir günde yirmi ilde olacağız. Çünkü bizim partimizin bir lideri yok. Bizim partimizin sözcüleri var. Bu bir avantaj. Ortalama beş saat kadar süren bir teşkilatlanma toplantısı yapıyoruz. O beş saatten sonra o bölgeye bir otonom, bir kimlik kazandırmaya çalışıyoruz. Kuruluş bildirgemizle, çalışma sistemimizle ilgili bilgi veriyoruz. O toplantıdan sonra iletişim sistemimizi kurup geri çekiliyoruz. Biz evrimleşen, iyiye doğru yönelen bir partiyiz.

“Parti aslında bir ağaç gibi; kökleri, kılcal damarları var.”

Anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla siz bir iletişim ağı kuruyorsunuz.

Teoman Kumbaracıbaşı: Bir haberleşme merkezimiz/havuzumuz var. Bu haberleşme havuzunun ulakları var. Yani her otonom ilçenin her örgütlenmenin habercisi var. Bu haberci o otonom bölgede yapılan tüm işleri merkez havuza atıyor. O havuzda bu işleri diğer otonom ilçelerin ulakları görüyor. Orada eğer hoşuna giden bir şey varsa kendi teşkilatına taşıyor veya tartışmaya açık bir şey ise tartışılıyor ve yanlış bir şey görüyorsa oy birliğiyle tartışıp konuyu delegesine taşıyor. Delegeler de konunun partiye uygun olmadığına karar verirse o hareket uygulanmıyor. Otodenetim sistemimiz var.  Bu bir tasarruf hamlesi, bir seferberlik, aynı zamanda yardımlaşma ağı. Biz organik bir yapı kurmaya çalışıyoruz. Parti aslında bir ağaç gibi; kökleri, kılcal damarları var. Kılcal damarlar olmadan kökler, kökler olmadan gövde, gövde olmadan kollar, kollar olmadan yapraklar, yapraklar olmadan meyve olmaz. Meyveler bizim ana politikamız o yüzden liderimiz yok. Sokakta da lider yoktu ama organizasyona ihtiyacımız var. Tüm görüşler ile göz göze bakıp yüz yüze konuşabilirsek aşamayacağımız sorun kalmaz. Tüm inanışlar çok kıymetlidir; hepsinden öğreneceğimiz şeyler var. Parkta da bunu gördük. Örgüt insanları olmadan barikatlar kurulmazdı, Antikapitalist Müslümanlar olmadan da Yeryüzü Sofraları olmazdı. O yüzden biz tüm referanslarını parktan ve sokaktaki eylemlerden alan bir parti olmaya çalışıyoruz. Çağıran herkesin ayağına gitmeye hazırırız.

“Biz genel başkan seçiyoruz ama yetkilerini elinden alıyoruz.”

Yatay örgütlenme ile hareket ettiğinizi söylemişsiniz. Ülkede var olan dikey demokrasi anlayışı size pürüzler çıkaracak mı?

Cem Köksal: Şu güne kadar hiçbir zorluk yaşamadık. Her şeyi yasalara uygun yapıyoruz. Sistemde tüzüğünüzü doğru yazarsanız sorun yaşamazsınız. Dikey demokrasinin size yaptırabileceği bazı şeyler var, zorladığı şeyler.. . Mesela genel başkan seçmeyi şart koşuyor. Biz genel başkan seçiyoruz ama yetkilerini elinden alıyoruz.

Teoman Kumbaracıbaşı: Dünyada genel başkanı ve yönetim kademesi belli olmadan tüzüğü yazılmış ilk partiyiz. Bu partide yolsuzluk yapılırsa bundan genel başkan sorumlu olur ama genel başkanın yetkisi yok. Görevleri ve sorumluluk alanı çok ama yetkisi yok. Mesela ilçelerin kendi sözcüleri, delegeleri, saymanları var. Tüm kademeler var ama yatayda duruyorlar. Mesela ilçe başkanı otonom bölge için karar veremez. Bu kararlar için oy birliği gerekiyor. Oy birliği yapılmadan bir eylem yapılamıyor. Kuruluş bildirgemizde net bir şey var: Arkamızda hiçbir güç, sermaye, lobi yok. Bu parti kendi aramızdaki paralarla kuruluyor.

Gezi Partisi olarak diğer parti ve kişilerle polemiğe girmeyeceğinizi söylemişsiniz. Onlar sizinle polemiğe girdiğinde ne yapacaksınız?

Teoman & Cem: Neden onlara cevap verelim ki? Çok işimiz var bizim. Biz ülkeyi değiştirmek istiyoruz. 81 ilde teşkilatlanmak istiyoruz.

 

Gezi sürecinden sonra o dönemle ilgili bir üretim gerekiyordu diye düşünüyorum. Bir parti kurmak bununla bağlantılı bir şey. Sosyal medyada ise Gezi Partisi’ni fırsatçılıkla adlandıranları da görüyoruz. Bu insanlara söylemek istediğiniz şey nedir?

Teoman Kumbaracıbaşı: Eleştirilere açığız, hakarete değiliz. Çok ağır eleştiriler geliyor. Yüzümüze söylemekten çekinecekleri şeyleri bir yerlere yazmalarını istemiyoruz. Bu partide çalışan insanların hangi bedelleri ödeyerek bu partinin altına imza attığını bilmiyorlar, biz bunun reklamını yapmıyoruz.  Bu direnişte yedi kardeşimiz hayatını kaybetti, bizim hayatımızdan herhangi bir şey vermemizin önemi yok, bizlerin şahsımızın üzerine gelinmesini doğru bulmuyorum. Hakaretleri eden arkadaşlarımıza sesleniyorum, lütfen gelip yüzümüze söyleyin

Cem Köksal: Biz yüz yüze konuşmayı seviyoruz. Toplantılara gelmiyorlarsa da takip edip izleyebilirler.

Durukan Dudu: “Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma”

Biz hangi kuruluşa üye olsak da dünyayı ucundan kurtarmaya çalışsak diye düşünürken, o Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nde ve Yeşil Gazete’de çalışıyor. Biz alıp başımızı bir yerlere gitme planlarımız arasında şehirlerin kirli kaosu içinde zaman kaybederken, Durukan ve arkadaşları kırsalda hayatın kendisine dokunuyor. Birçoğumuzun tersine hayatları ofisler içinde çürüyerek, alarmlarla rüyaları bölünerek geçmiyor. Gökyüzünün, doğanın tadını doyasıya çıkararak, doğanın içinde var olarak hayatlarını sürdürüyorlar Ormanevi’nde. Durukan Dudu ile Gezi’den kırsala uzanan bu keyifli söyleşiyi okuyabilirsiniz.
1094845_10151847359146079_194259947_n

Her şeyi bırakıp köye yerleştin. Şehir senden neleri götürüyormuş, hangi parçalarını kaybediyormuş insan analiz edebildin mi?

“Her şeyi bırakıp köye yerleşmek” deyişine katılmıyorum, oradan başlayayım. Kentin her şeyin olduğu yer, kırın ise ekonomik, sosyal, kültürel ve bilgi anlamında yokluk veya inziva yeri olduğu düşüncesinin hepimizin dil ve dimağlarımıza bu kadar işlemiş olması, insanları kentlerde yığınlar halinde tutmak isteyen standartçı, kalkınmacı söylemin başarısını gösteriyor aslında.

Kırsala bir kaçış olarak dönenler vardır muhtemelen, ama Ormanevi Kolektifi için durum bu değil.

Şehir ve kırsal yaşamın insanda sivrilttiği ve körelttiği noktalar gerçekten farklı. Şehirde bir yaşam destek ünitesine bağlı yaşıyoruz aslında, “yabancılaşma” dediğimiz süreç bu son derece gündelik yaşam halinin doğrudan yansıması. Yaptıklarımızın, eyleyişlerimizin sonuçlarını görmüyoruz şehirde; çok uzun ve karmaşık bir neden sonuç ilişkisi içinde kayboluyor. O yüzdendir ki, şehirde canımızı sıkan bir sahneye üzülerek bakıyoruz ama o sahnenin sebebinin çoğu zaman kendi yaptıklarımız (ya da yapmadıklarımız!) olduğunu göremiyoruz. Kırsalda ise gerçekten ne ekersen onu biçiyorsun: Yaşam alanını kirletirsen, temizleyecek birileri yok. Yağmur altında metal bırakırsan paslanıyor. Erzağın hazır değilse aç kalırsın, acıktığında pizza siparişi veremiyorsun. Yaptığın saçmalıkları arkandan toplayan bir yaşam destek sistemi yok, onu demeye çalışıyorum.

Bu durum, benim hayatın nihai amacı olarak tanımladığım “yaşadığının farkında olma”ya çok yardımcı oluyor.

Toprakla önceden bir bağın var mıydı?

Tarımsal üretim anlamında soruyorsan, yoktu. Küçükken yaz tatillerinde köye gelir, dedeme yardım ederdim falan ama… Buna tam anlamıyla bir bağ diyebilir miyiz, emin değilim. Ekoloji ve kırsal kalkınma uzun süredir içinde hem aktivist, hem eğitmen/yazar, hem de profesyonel olarak bulunduğum alanlar; doğada var olmak da yaşamımın her daim somut bir parçası oldu (fantezi edebiyatındaki “ranger” karakteriyle özdeşleştirdim hep kendimi, bu arada! =)).

Ama yok, hayır. Kırsalda 4 mevsim yaşamadan toprakla hakiki bir bağ kuramıyor insan. Kurduğunu sanıyor, ama tam olmuyor. Yaşamının toprağa bağlı olduğunu bilmek yeterli değil, bunu yaşamak, gözlemlemek lazım. Ve toprağa akıtmak alnındaki teri.

2

Köy halkı ile iyi ilişkiler kurmuşsunuz. Onlardan doğa ve insanlık hakkında neler öğreniyorsunuz?

Köylerde kocaman bir bilgi birikimi var. “Köylü bilgeliği” dediğimiz şey romantizm değil, gerçek. Öte yandan, bu bilgi yoğun girdili tarım pratikleri, kendine yeterliliği temel alan ‘köylülük’ten sadece ekonomik kazanca dayalı ‘tarımsal üretici’ olmaya itelenme, köylerdeki sosyal yapının (şehri yücelten modernitenin de temel etkisiyle) bozulması gibi sebeplerden çok hızlı aşınıyor.

Bizim ilk gözlemlerimizden biri şu oldu: Köylüler çok pratik insanlar. “Köylü kurnazlığı” deyimi de buradan gelip yerleşmiş şehirlilerin diline, sanırım. Az önce de bahsettiğim, şehirdeki o yaşam destek ünitelerinden bağımsız yaşadığı için köylüler, hem her işten az-çok anlamaları gerekiyor, hem de “topluluğun” önemini kendi yaşamlarından, doğrudan biliyorlar.

Toprağın tavı, tarım ve üretim aletlerinin kullanılma şekli, mevsim dönüşlerinin zamanı ve şekli ilk aklıma gelenler. Dolunay ve yeniay sırasındaki hava durumuna göre takip eden 2 haftanın hava durumunu tahmin edip planlama yapmayı da köyde öğrendik. Tohum ekmeyi, kuruluk yapmayı, mahsul toplamayı… Tabi bunları “abi bana bi’ öğretsene” diyerek öğrenmiyorsun. Bol dinlemece, bol muhabbet, bol hata, bol doğru yaptığını değiştirip hata yapmana neden olan köylüler… Her şeyi dinlememeyi de öğreniyorsun bir süre sonra, ya da kimden neyi dinlemen gerektiğini. Biz en başlarda sadece dinleyendik, sonra soru da sorabilecek kıvama geldik bilgi ve tecrübe olarak. Geldiğimizin 10. ayında falan tartışıp ikna edebilir, bazı konularda “He öyle de oldu demek, vay be iyi oldu öğrendiğim” dedirtebilir noktaya geldik.

Hem şu da var; bu hep beraber deneyimlenen, kolektif bir öğrenme süreci aslında. Ben ondan bakla ekmeyi öğreniyorum, o bizden internete girmek için yardım alıyor. Hatta o bizden  çatı yapmayı görüyor (bizim hakoşun – çerkesçe dış mutfak demek- çatısını yaptık bu sonbaharda, baya’ hayran kaldı gören köylüler), ben ondan ilçede bir evrak işimi nasıl, nereden halledeceğimi.

Yeri gelmişken, kırsal hakkında çizilen son derece romantik fikri resimleri de çok sağlıksız buluyoruz. Bir defa , her şeyden önce yanlışlar! Şehirden bakınca “köylümüz tertemiz, çok akıllı, en bi’ süper insanlar” ile “köylüden cacık olmaz, cahiller zaten!” gibi iki adet son derece isabetsiz romantik aşırılığa saplanıp kalıyoruz çoğu defa, meşrebimize göre. Gerçeği görmemize engel olan yanlış ve gerçekten saçma önkabuller bunlar. Köylü, insan. Senin benim gibi. Dertleri, tasaları, umutları, duyguları, korkuları ve fazlalık ve eksiklikleriyle.

Farklılıklar var tabi, yaşam koşullarnıdan (yani yaşam destek ünitesine bağlı olmakla olmamak arasındaki farktan), bir de sosyal etkileşimin gerçekleştiği çevrenin çeşitliliğinden kaynaklanan…

Köy insanı ile şehir insanı arasında nasıl farklılıklar var?

Bir defa dil farklı. Türkiye’nin her bölgesinde farklı dilleri konuşuyor insanlar, evet, ama bahsettiğim farklı bir şey. Kırsaldaki yaşamın gerçekliği, ya da lafta olmayışı diyelim, dilde de hem çok mantıklı, hem çok basit, hem de çok bereketli bir zenginlik yaratıyor kendiliğinden.

Düşünme şekilleri de farklılaşıyor kırsalda. Çok daha sonuç odaklı düşünüyorsun. Süreci önemsizleştirmiyor bu, ondan bahsetmiyorum. Ben misal, sırf lafta kalacağı belli fikir, muhabbet ve oluşumlara şehirde yaşarken daha çok katlanıyordum, artık pek zaman ya da emek ayırmıyorum öyle durumlara.

Bir de şu var da, nedenini tam çözemedik henüz: Köye geldik, bi’ şeyler yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz. İnsanlara soruyoruz, “Abi bu iş olur mu böyle?” diye. Ne desek “Cık, olmaz” diyorlar. “Şöyle olur mu?” diyoruz, ona da “Yok” diyorlar. Sonra bi’ ara canımız mı sıkıldı artık neyse, “Abi bu iş olmaz di’ mi?” diye sormaya başladık. Baktık hemen “Olur tabi ya, neden olmasın. Bak şöyle şöyle olur” diyorlar. O günden beri, özellikle de deneysel işlerimizi hep “Abi böyle böyle yapacağız da, olmaz di’ mi o iş?” diye soruyoruz. “Olur tabi, gel otur bi’ konuşalım nasıl olur” diye dahil oluyorlar sürece.

Milliyet’e verdiğin röportajda köyde olmanın nedenlerinden birini de asosyal olmayı istemek olarak açıklamışsın. Neydi seni asosyalliğe iten?

Bu benim bugüne kadarki hayat yolculuğumla ilgili doğrudan. Her tarakta bezi olan tiplerdendim hep, hala da öyleyim gerçi =) Kurtulamıyor insan, özellikle de tarakların güzelliğini ve bizim Ormanevi Kolektifi’ne de çok farklı yönlerden ve şekillerde verdiği katkıları deneyimledikçe… Ben biraz kafamı boşaltmak, insan ilişkilerimi azaltıp hikaye ve roman yazmaya yeniden başlamak, müzik çaalışmak, 4 asırdır falan istediğim el yapımı yay ve ok yapımına girişebilmek falan istiyorum. Orada bahsettiğim de böyle bir şeydi.

İnsanın kaosa olan ihtiyacını nasıl karşılıyorsun?

Kaos ihtiyacımı misliyle karşılıyorum hala, istesem de istemesem de. Ormanevi Kolektifi olarak burada yaptıklarımız bile, tek başına, bir insanın hayatında isteyebileceğinden çok kaos barındırıyor zaten. Biz, şehir hayatından bıkıp kırsalda kendimizi izole etmeye kaçmış bir grup insan değiliz. Hayalini kurduğumuz ütopyayı, mikro-toplumu, ekoköyü gerçekleştirmek için yola çıkmış insanlarız. Böylesi bir yolun da, yani sıfırdan “anaakım dışı”, hatta bildiğin ütopik/radikal bir yaşam kurmanın da içindeki binbir etmen ve dinamik nedeniyle istemediğin kadar kaotik olduğunu tahmin edebilirsiniz =)

Bunların yanısıra, Yeşiller Partisi’nin ardından Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu ve PM üyesiyim. Yeşil Gazete ekibindeyim. Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Yönlendirme Komitesi’ndeyim. Dışarıya profesyonel olarak eğitimler veriyorum, kırsal kalkınma girişimi üyesiyim, konferanslara katılıyorum. Kitap editörlüğü yapıyorum, Savory Enstitüsü’nün “Bütüncül Mera Yönetimi”nin Anadolu temsilcisi olma hazırlığımız var, resmiyete dökülmek üzere, onun binbir işi var, örnekler uzar gider. Misal, Ekim başında, Aralık sonuna kadar her haftasonum doluydu, orada burada. Bunları böbürlenmek için yazmıyorum, o böbürlenme ihtiyacını duyduğum dönem geride kaldı. Bıraksalar 6 ay çıkmam köyden dışarı, ama yeni bir yaşam kurmanın keyifli bedelleri bunlar – geçiş aşamasının gerektirdiği şeyler.

1

Hayatın daha gerçek, daha öz olan tarafına dokunuyor gibisin. Oradan buralar nasıl görünüyor?

Öyle bi’ dokunuşum var mı bilmiyorum da, kırsaldan şehir keyifli görünüyor. Saçma işler ve gereksiz dikeyliklerle, kurumlarla fazla uğraşılan bi’ yer tabi – ama bunu gözlemlediğim için değil, kendim de hayatımın 28’de 27’sinde bir fiil yaşadığım için biliyorum =). Bir de bedenine ve ruhuna ihanet etme durumu var, sürekli. İstanbul’a gittiğimde çok net fark ediyorum bunu; çişim geliyor misal, metrobüste. 2 saat tutmam lazım. Kırsalda en fazla 1 dakika. Ya da uzanmak istiyorum o an, akşama kadar, eve girene kadar beklemem lazım! Bildiğin işkence, düpedüz ihanet be! :)

Şehrin güzellikleri ayrı. Şeyleri ve durumları iyi ya da kötü olarak tanımlamak çok anlamlı gelmiyor bana. Her şeyin, şehrin de kırsalın da ayrı bedeli ve ödülü var; hangi ödüller için hangi bedelleri ödemeyi istediğinle alakalı mesele. İstediğin bedeller ve ödüllerin yoluna girebildiğinde bedel ve ödül ayrımı da ortadan kalkıyor zaten. Buradaki yaşamı “hep tatil-hiç tatil” diye tanımlıyoruz biz, onun gibi…

Gezi olayları aslında ağaçlarla başladı. Ağaçların, insanların haklarının savunulduğu büyük bir isyana dönüştü. Ama sanki Y kuşağı bu olaylardan sonra doğanın önemini daha bir fark etti. Bu doğa anlayışının sürmesi neye bağlı? Bu duyarlılık noktası nasıl artırılır?

Gezi’yle beraber ciddi bir mobilizasyon ortaya çıktı. Bunun en güzel kısmı da sıkılmışlığa ve sıkıcılığa karşı bir direniş olması. Yaşam alanlarını korumak, parklara sahip çıkmak… Bunlar modernitede allayıp pulladıkları standartlaşmanın, griliğin, yaşamın anlamının içini boşaltma çabalarının yarattığı sıkıcı ciddiyetin doğrudan hayatımıza dokunduğu noktalar. “Hayatında Gezi Parkı’na gitmeyenler eylemdeydi” diye surat asan sıkıcı ciddilerin kaçırdığı nokta da bu, insanlara dayatılan hem soyut hem de somut gri cenderenin, aynılığın ayyuka çıktığı an oldu Gezi. Bir de tabi, çok şenlikli direniş – Öyle bir şeydi ki direniş, katılmayan “yüzyılın partisini” kaçırdığı hissiyatına girdi.

İşte bu şenliklilik hali insanların bir araya gelmesini, bir arada yaşadıklarının ayrıdına varmalarını ve bir daha unutamayacakları bir birliktelik, keyifli bir kolektiflik tadı almalarını sağladı. İnsanlar mutlu oldu yau, ötesi yok bunun! Önce kendilerine, sonra etrafındakilerine duymaları gereken ama kaybettikleri güveni (çünkü kolektif yaşam buna bağlıdır, ve şehir de bir kolektif yaşamdır – ölçeği sosyolojik anlamda olması gerekenden yüzlerce kat fazla olsa da) geri kazandılar.

“Reclaim the power!” (Gücü yeniden eline al!) yerine, “Reclam the Trust” (Yine ve yeniden güven duy, kendine ve insanlığa, diye çevirelim madem) hareketi oldu Gezi, yani.,

Gezi’nin açık ara en büyük getirisi bu oldu, ve bu tahmin edebileceğimizden, havsalalarımızın alabileceğinden çok ama çok daha büyük bir kazanım. Bunun devamı istesek de istemesek de gelecek; ama süreci kolaylaştırmak için iki basit önerim var, katıldığım aktivizm ve iletişim eğitimlerinde de bahsettiğim:

Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma. Keyif almıyorsan, eve “yarın da hemen geleyim koşa koşa, bu insanlarla beraber!” diye gitmiyorsan ya yaptığın iş yanlıştır, ya da yapma şeklin ve yaklaşımın.

Herhangi bir şey yapmak için insanları bir araya toplamaya çalışma. Başlamak için 2 kişi iyidir, 3 kişinin tadından yenmez. 4’ü bekleme. Az kişi başlamanın sonsuz nimetlerini kaçırma.

Ha bir de, dalga geçmek. Önce kendinle, sonra yanındakilerle ve bütün varoluşla. Sırıtarak değil ama, kahkahalarla.

Antikapitalist Müslümanlar: “Bir din otoritenin eline geçtiğinde sömürü düzeniyle iç içe geçmeye başlıyor.”

Antikapitalist Müslümanlar’ın dönem sözcüleri Özgür Kazım Kıvanç ve Yasin Aygün ile söyleşi yaptık.  Onların derdi eşitlik, adalet. Onlar dini kendilerine uydurmayan insanlardan oluşuyor. Antikapitalist Müslümanlar, temiz bir vicdana, sağlıklı bir kafaya, iyi bir kalbe sahip olmanın peşindeler. 

Kardelen Uysal Görsel

Sömürü düzeninin temelinde yoruma açık hadisler yer alıyor”.
Bir Müslüman nasıl kapitalizm noktasına geçer?

Özgür:  Fakir insanların zenginlere ihtiyaç duyarak yaşama süreci Emeviler’den başlıyor. Bu bir mantalite sorunu. Dinin otoriter hale geldiği, devletleştiği bir ortamda dini kendine uygun hale getiren bir düzen oturuyor. Aslında İslam’ın kapitalistleşmesi süreci. Dolayısıyla İslam’ın kapitalistleşmesi Emeviler’den bu yana süren bir yozlaşma hali aslında. Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar’dan başlayarak günümüze kadar devam eden bir süreç. Yoruma açık hadislerin kendi saltanatlarını sürdürmeye yarayacak şekilde yorumlanması ile bu durum oluşuyor. Örneğin Kuran’a geçen bir ayette “Allah dilediğini zengin dilediğini ise fakir kılar. Bu Allah’ın takdiridir” cümlesini bu zihniyettekiler zenginlik ve fakirlik ilelebet sürmesi gereken bir şey olarak algılanıyor. Aslında Allah orada zengine konuşuyor. Diyor ki “size zenginliği verdim. Size bu zenginliği ilelebet sizin olsun diye vermedim, diğer insanlarla eşit oluncaya kadar dağıtın diye verdim.” Kuran bunu zaten zekâtla, infakla, sadaka ile formüle ediyor. Bir din otoritenin eline geçtiğinde sömürü düzeniyle iç içe geçmeye başlıyor.

Yasin: İslam’da bize göre gerçek olmayan şöyle bir hadis var: Allah zengin kulunu sever. Bu tür yalan Kuran’la örtüşmeyen uydurulan hadisler yüzünden kapitalistleşmekte beis yok diye düşünüyorlar. Bu da kapıları açıyor, milyonlarca insanı etkiliyor.

“Sofranda ateşe tapana da yer olmalı.”

Mehmet Murad İldan demiş ki: “İyi kalp, en iyi dindir; ışığı, en güçlü ışıktır.” Sizin bu doğrultuda ilerlediğinizi söyleyebilir miyiz?

Özgür: İyi insan olmak sadece Müslümanlara has bir şey değil. İnsan herkes için adaleti savunmalıdır, Müslüman olmak böyle bir şeydir. Yani asla hayatınıza sokmayacağınız insanlar dahil olmak üzere kendinize hak gördüğünüz şeylere onun da ulaşması için çabalamalısınız. İbrahim Peygamber’in dediği gibi: “Sofranızda ateşe tapan bir insanın yeri olmalı.” İslam’ın anlayışı budur.

Yasin: Dinin de maksadı iyi bir kalp, sağlam bir vicdan, temiz bir akıl oluşturmaktır. Bakış açısına göre doğru olabilir ama ontolojik olarak noksan. Allah tüm özü kendinden var eder. Olayı kalpten başlatmak insanı şüpheye düşürebilir.Çünkü kalp neticede bazen kendine de çalışabilir. Din belirlenmiş en kadim yoldur. Çünkü Kuran’da Allah şöyle der: “Ben size öğrettim.” İyiliğin de kötülüğün de kaynağının kendisi olduğunu söyler. Ontolojik olarak olayı dinden başlatırsak daha doğru olur diye düşünüyorum. Kalp tek başına yetmez, kalbe de o kadar yüklenmemek gerek. Din tüm bunların uyumlu çalışmasını sağlam, sağlıklı bir vicdan oluşturmasını temin eder.

“AKP, Emevi zihniyetini taşıyor.”

İktidarın İslam’ı yanlış anlattığını söylemişsiniz bir röportajınızda. Size göre hangi noktalarda yanlış anlatılıyor İslam?

Özgür: Mesela şu anki AKP zihniyeti 1300-1400 yıl önceki Emevi zihniyetinin karşılığı. Peygamber kendine ayrıcalıklı bir yaşam sağlamadı ve ayrıcalıklı sınıf da yaratmadı. Yaşadığı yerdeki tüm insanlarla ortak bir barış ortamı yarattı. İslam’ın tam karşılığı budur: Sizin kendinize hak gördüklerinizi sizden olmayanların da hakkı olduğunu bilerek bir toplum içinde var olmak ve barılı hâkim kılmaktır. AKP’nin politikası kapitalizme, emperyalizme hizmet eden bir politikadır ve kapitalizmden de emperyalizmden de barış çıkmaz. Çünkü sömürü ilişkisi üzerine kuruludur. Bu yüzden AKP İslam’ı temsil edemez.

Tüm halkların iktidara karşı mesafeli olması gerektiğini söylemişsiniz.  Bu mesafeyi nasıl, hangi şekillerde koyabiliriz? http://vagus.tv/2013/08/17/antikapitalist-muslumanlar-aleviler-yuzyillardir-bedel-oduyorlar/

Özgür: Nihai hedef aslında tüm halkın ortaklaşa bir iktidar oluşturması ve bunun devamlılığı olan bir yapı haline gelmesi. Kimsenin otoriteyi ve mülkü tekeline almadığı ortamla mümkün olur. Yani kimsenin mülk ve otoriteyle sivrilmemesi gerekir. O yüzden mevcut parlamenter sistemin içerisinde iktidar hedefi koyan herkese karşı halklar mesafeli olmalı;  çünkü bu yapı halklara değil kendilerine hizmet eden ayrıcalıklı zengin bir sınıftır.

“Kadın erkek eşitsizliği İslam öncesinden kalma bir gelenek.” İslam gibi dinlerde, kadının toplumda pek bir değeri ve önemi olmadığını biliyor ve görüyoruz. Sizin tipik İslam anlayışınız içerisinde kadının yeri nedir? 

Özgür: Bu İslam’la ilgili bir problem değil. Tamamen İslam’ı uyguladıklarını iddia eden ülkelerin ayrıştırıcı politikasının ürünü. İslam’ın özünde eşitlik vardır. Allah ayette de erkeği de kadını da aynı özden yarattığını, erkeğin de kadının da aynı haklara sahip olduğunu söyler. Fakat Arap Yarımadası’ndaki geçmişten gelen kadın erkek ilişkisi İslam’ı toplumlara kadın erkek eşit değilmiş gibi yansıttı ne yazık ki.

Yasin: Ben bu tespite katılmıyorum. Bizim İslam onun İslam’ı diye bir şey yok. Kuran’da, çok net bir ifade yer alıyor: “İnanan erkekler, inanan kadınlar, çalışan erkekler çalışan kadınlar.”  Aslında bugünün tabiriyle pozitif ayrımcılık var. Kadının yeryüzünde eşit hale gelebilmesi için daha büyük avantajlar sağlıyor. Bu aslında eski bir mesele. Erkek egemen yapıdan gelen bir mesele. Ta Adem’den beri olan bir durum. Erkeğin daha güçlü olması, kadının toplayıcı olması vs ile erkek kadını ezebilmiş. Burada biz mülk ve otorite sorunu görüyoruz. Gücü eline geçiren erkek kadını kendi mülkü gibi görebiliyor. Aslında İslam bunu dengelemeye çalışıyor ve kadına da ayrıcalıklar sağlıyor. Görsel “Tasavvufta hak mücadelesi yok, hayat maalesef kavga ve mücadele gerektirir.”

Tasavvuf ve sol görüşle ortak noktalarınız var mı?

Özgür: Buna kişisel olarak cevap vermek istiyorum. Tasavvuf çok hazzettiğim bir konu değil. Daha çok kişisel gelişime hizmet eden ancak toplumsal mücadeleye vurguda bulunmayan bir yapı düşünüyorum tasavvufu. Mevlana’dan örnek vermek gerekirse; yaşadığı çağda Haçlı Seferleri’nde insanlar kılıçtan geçirilirken yaşadığı yerden dışarı çıkmamış, bu konularla ilgili tek kelime etmemiş bir adamdır Mevlana. Kişisel gelişim ile ilgilenmiş ve bu aşamaları kitaplaştırarak insanlara aktarmış. Ancak Hazreti Peygamber böyle yapmamış. 40 yaşından sonra toplumun meselesini kendi meselesi haline getirmiş. Köleler ve fahişeleştirilmiş kadınlar için savaşıp mücadele vermiş ölümü göze alarak. İslam’ın özünden böyle pasifist bir yaklaşım çıkacağını düşünmüyorum. İslam tam aksine egemenlere iktidarlara karşı tavrını net belli eden, halkla asla çatışmayan yapıda bir dindir. Dolayısıyla tasavvuftan kişisel olarak pek hazmetmiyorum. Sol görüşle ise yeryüzündeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin temel sebebinin mülk meselesi olması anlamında paralel düşünce yapımız var. Fakat bunun nasıl sağlanacağı ile ilgili bir yöntemsel sıkıntı var sol ve İslam arasında . Çünkü sol bu ideal toplumunu kurarken otorite üzerinden kurmayı hedefleyen bir ideoloji.  Otoritenin olmadığı ve mülkün halkların eline eşit olarak dağıtıldığı bir formüle ederlerse elbette uzlaşıp konuşabiliriz.

Yasin: Tasavvuf  konusunda birkaç lafım var. Peygamberimizin en son evinde bir hırka bir lokma bulunmuştur.Tasavvufta ezilen halklar için bir şey yok. Tasavvufun en büyük noksanlığından biri hak mücadelesidir. Bunu hep felsefi olarak tartışırlar ancak hayat maalesef bazen kavga ve mücadeleyi de gerektirir. Sol görüşte işçi sınıfı diktatörlüğü diye bir şey var. O yüzden o konularda sıkıntıları var. Kendi fikirlerini zorla dikte etmekten bence vazgeçebilirler.

 “Cemaat ve AKP arasında mülk kavgası var.”

Cemaat-AKP arasındaki gerginlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özgür: Mülk ve otorite kavgası. Çünkü artık ülkede bulunan tüm kaynakları ellerine aldılar. İkisi de tek olmak ve paylaşmak istemiyor. İki egemenin kavgasıdır, biz bu kavgada taraf değiliz.

Yasin: Bir mülk boyutu bir de ideolojik farklılıkları var. Biri Türkçü kafaya sahiptir mesela. Biz meselenin özünün mülk ve otorite olarak görüyoruz.

“Artık marjinal grup listesindeyiz, Allah’tan başkasından korkumuz yok.”

ODTÜ, Gezi, Armutlu gibi eylemlerde aralarınızdan bazılarını da vardı. Korktunuz mu tutuklanmaktan, yargılanmaktan ya da hükümeti karşınıza almaktan?

Özgür: İçişleri Bakanlığı Gezi olaylarından sonra bir rapor yayınladı. Şiddet yanlısı marjinal grup listesindeyiz biz de. Nerede olduğumuz belli evimiz belli buyursunlar gelsinler ne yapalım. Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

Yasin: Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

“Muhafazakar kesimde de yaşam tarzına müdahale kaygısı var.”

Muhafazakâr kesimde Gezi olayları nasıl tartışıldı?

Özgür: Maalesef muhafazakar iktidarın olayları yansıttığı şekilde biliyorlar çünkü haber alma kaynakları iktidarın elinde olanlardan ibaret. İnterneti 20 yaşlarındaki gençler dışında yoğun olarak kullanmayan bir zümre muhafazakar halk. Medya maalesef algıyı kirletebiliyor, olayları yanlış yansıtabiliyor. O anlamda bir sıkıntı var Gezi olaylarını kavrayış biçimlerinde. Bir de Gezi olaylarında bir haftadan sonra temsiliyet yarışına girilmesi, halkın temel değerlerinde olmayan şeylerin yansıtılması AKM’nin pek çok bayrakla donatılması gerçekten marjinal bir grup varmış algısı yarattı. Hiçbir temsiliyet çabasına girilmeden, kimsenin kişi olarak önplana çıkmadığı bir halk hareketi olarak kalabilseydi bence geniş halk kesimlerini içinde barındırabilirdi. Ciddi anlamda sarsıcı bir sonuç çıkabilirdi ama ne yazık ki olmadı, beceremedik.

Yasin: Muhafazakar kesimden gelme ailelerdeniz biz de. Olayların nasıl başladığını anlattığımızda onlar da çevreci gruplara hak veriyorlar. Meselenin özünü onlar da anlıyor. Ama sonraki süreçte medyanın manipülasyonu, o eski örgütsel argümanların fazlasıyla kullanılması halkı biraz irrite etti. Gezi sürecini yaşarken muhafazakar kesimden de insanlar gelmeye başlamıştı ama ne zaman örgüt propagandasına dönüşmeye başladı, o zaman  masum duygularla gelen insanlar korkmaya başladı. Halkta zaten 70’li 80’li yılların korkusu var. “Tekrar acaba benzer bir kavganın ortasına mı düşeriz” endişesi doğmaya başladı. Ancak yakın çevreme meseleyi anlattığımda anlaşabiliyoruz.Muhafazakar kesimde “Bu iktidarı kaybedersek ekmeğimizden olur muyuz? İktidar giderse yine eski günlerdeki gibi başörtümüze dokunurlar mı , namazımıza niyazımıza laf ederler mi”  gibi endişeler mevcut.

“AKP ile muhafazakâr seçmen arasında biat değil, zorunluluk ilişkisi var.”

Dindar kesim başbakana biat mi ediyor? Yoksa muhafazakâr tabanda yoksulluk, çevre sorunları gibi konular tartışılıyor mu?

Özgür: Halkın iktidarda AKP mi var başkası mı var çok umurunda olmaz, halk karnının doyup doymadığına bakar. İnsanların temel meselesi karnını doyurma meselesidir. AKP’den bu imkanı daha fazla verebileceğine inandıkları zıt ideolojide bir parti gelse onlara da oy vereceklerdir. Bu bir biat değildir, sadakat ilişkisi hiç değildir.  Kendi inançsal simgelerine dokunan, Cumhuriyet’in ilanıyla kıyafetten dile kadar her şeyine müdahale edilen bir yapıdan bugüne evrilen bir muhafazakar iktidar var. Halk yeni yeni sorgulamaya başladı, başörtüsünün kamuda serbest bırakılması, insanların dilediği gibi dışarıda başörtüleriyle gezmesi, tahrikat cemaat gibi yapıların geçmiş dönemlerde olduğu gibi yasadışı olarak algılanmaması halka başta cazip geldi. Fakat mesele aslında karnını doyurma meselesi. Ama şu fark edilmeye başlandı. Başörtülü de başörtüsüz de çalışsa insanlar asgari ücretle çalıştırılıyorlar, her türlü kredir kartı borçları var, takım elbise de giymiş olsa faturalarını ödeyemiyor. Temel mesele bu ve insanlar bunu fark etmeye başladılar. Bu kesinlikle bir biat ya da sadakat ilişkisi değil, bir zorunluluk ilişkisi.

Yasin: O kadar biat ettiklerini düşünmüyorum, daha çok Karın duyurma endişesinden kaynaklı bağımlılık ilişkisi var. Zaten AKP bu tip özgürlükleri çok ustaca veriyor. İktidarını koruyabileceği dönemlere yayıyor. Köydeki insan bile artık faiz ödemeye başladı. Elindeki son argümanlar tükendikçe, bu krediler patlamaya başladıkça bunlar tartışılmaya başlanıyor. “Aa iktidar bana çalışmıyormuş. Allah’ın savunduğu şeyleri savunan bir iktidardı ama bize faiz yedirtti” gibi algılar yerleşmeye başladı. Ufak da olsa bir sorgulama süreci başladı, biz de bu sorgulama sürecini hızlandırmaya derdindeyiz Kuran’da unutulan ayetleri hatırlatarak.

“Aleviler mülk kavgasına erken uyanmışlar.”

Aleviler antikapitalist fikir dünyasında yer alırken neden Sünniler de bu doğrultuda yürümüyor?

Yasin: Aleviler’in geçmişine baktığımda bu kavgayı sürekli verdiklerini görüyorum. Şeyh Bedretttin, Pir Sultan Abdal gibi insanlar meselenin özünü iyi kavramışlar. Bunu iyi kavradıkları için mülkle ilişkilerini düşük seviyede tutarlar, fazla dünyacı değillerdir. Bunu deyişlerinde de görürüz zaten. Bu meseleleri daha hızlı anlayabilmeleri benim için normal bir şey. Sünni fıkhın etkisi altındaki Müslümanlar’ın bu meseleyi anlamaları Aleviler’e göre daha kolay olabilir.

Sanatını Çöpe Atan Adam Efe Işıldaksoy: “Birinin çöpten ekmek toplaması birilerinin canını yakmıyorsa zaten sanatın da anlamı yok! “

Bir yazı yazdığınızda genelde onu çöpe atmazsınız ya da bir müzik bestelediğinizde çöpün yanına gidip şarkınızı söylemezsiniz. Yaptığınız resmi genelde gidip çöpe bırakmazsınız. Ama bırakan biri var. Efe Işıldaksoy, zebralar, Fridalar, Bukowskiler çiziyor ve çöpün yanına bırakarak eserlerini insanlara hediye ediyor. Bu sıra dışı serginin adı: kafalar hep karışık. Derdi ne para kazanmak, ne ünlü olmak. Tek derdi biraz hediye dağıtmak, biraz ruh görmek. 

Kardelen Uysal

Görsel

Yaptığın eserleri şehrin değişik yerlerine bırakıyorsun. Tepecik, Arnavutköy, Caddebostan gibi yerlere bırakmışsın. Peki, bu yerleri nasıl seçiyorsun? Var mı kriterlerin?

Benzin yettiği kadar.

Seni resimlerini çöpe atmaya iten ilk duygu, ilk ruh hali neydi?

İnsanların ruhsuzluğu beni bıktırdı ve ruhlarını görmek istedim. Beni bu duruma getiren insanların ruhsuzlaşmalarını hissetmemdi. Bir şey satmaktansa bir şey hediye etmek benim çok hoşuma gidiyor. Şu olsun bu olsun diye derdim yok, temel nedenlerden biri hediye vermeyi sevmem aslında.

 Peki, neden resimleri bıraktığın yerleri Instagram’dan duyuruyorsun? Neden duyurmayı tercih ediyorsun? Herhangi birinin alması ile arasındaki fark ne?

Yaptığım işe ulaşamayan insanların ulaşmasını istiyorum. Daha önce işlerimi sergilerde sattım. Sanatın direkt parayla özdeşleşmesini istemiyorum. Global anlamda zaten istemediğimiz birsürü şeyi yapıyoruz; işe, okula gitmek gibi, en basitinden bir futbolcunun küçükken tuttuğu takıma rakip olan takımda oynaması gibi. Benim yaptığım şey tüm bunlara karşı bir duruş sergilemek.

Eserlerini alan insanlar hiç seninle tanışmak, konuşmak istediler mi?

Öyle bir derdim yok, sadece işimi koyup gidiyorum. Sadece sonrasında o tabloyu nereye koyduklarına dair fotoğraf istiyorum. Tek iletişimim bu.

 İnternet üzerinden korsan paylaşımlarla birlikte müzik, film, kitap gibi ürünler fiilen ücretsiz hale gelmeye başladı.  Sence bu aslında sanat için hayırlı bir durum mu?  

Dünya düzeninin şu aşamasında herkesin paraya ihtiyacı var. Parasız bir yaşam formu olduğu zaman bu çok güzel bir şey ama bu formu yakalamak için büyük kriterleri delip geçmek gerekiyor. Belki bunun için ufak bir aşama olabilir bu. Ama şu anki düzende bu olmaz, müzisyenin gitar alması gerekiyor mesela.

 Görsel

Japonlar kum sanatını icra edip ortaya şahane eserler çıkarıyorlar. Ardından eserlerini dalgaların silişini izliyorlar. Böyle bir yol tutmayı düşündün mü hiç?

Daha önce pleksiden 40 metrelik bir heykel yapıp onu dağıttım. Benzer şeyler.

Topraktan dağa, sahilden havaya her şey satılık artık. Sence neler satılık olmamalıydı?

Ruh.

Popüler olan şeyler satılıyor bu yüzden sanatın, edebiyatın, sinemanın anlamı ortaya çıkamıyor. Sence nasıl bir sistemle bunun önüne geçilebilir?

Sistemi sistematik olarak s..kerseniz sistemin önüne geçebilirsiniz.

3

Sanatın değerinin parayla ölçüldüğünü söylemişsin. Sanatın asıl değerini ortaya çıkaran nedir peki?

Başka insanların hayatlarında ileriye dönük değişikliklere yol açmak bence. Şöyle bir mesaj alıyorum mesela: “Ben Güzel Sanatlar’da 2. sınıf öğrencisiyim. Kafam çok sıkıştı para para para dertleriyle. Ama sizin bu yaptığınızla sanatı daha çok sevmeye başladım ve yeniden resim yapmaya başladım.” 15 yaşında bir çocuk sergiye gidip 45 yaşında dünyayı etkileyebilecek biri olabilir. Avrupa’da sanat çok yaygın. İnsanlar, müzelerde, sokaklarda, sergilerde sanat görüyorlar.  Ama maalesef ülkemizde okula gidip sadece hayvan gibi çanta taşıyıp gelme kafası var.

Sanata ihtiyaç duyan bireylerin azalmasının nedeni ne sence? Teknoloji sanatın yerini almış olabilir mi? İnsan ne zaman sanata ihtiyaç duyar?

Sanata ihtiyaç diye bir şey yok. Ekmek, su gibi zaruri bir ihtiyaç değil bu. Fakat insana katkısı çok olan bir şey. Afrika’da en ilkel kabilede bile aslında sanatı görürsün, aslında insanın doğasında var. Herkesin sanat konusunda yeteneği vardır. Günümüz dünyasında ise bunu elde etmek çok zor bir şey.

Sanat ile değişim mümkün mü sence? İnsanlar çöpten ekmek aramadıklarında uygarlaşacağımızı söylemişsin. Sanat bu noktada nasıl bir araç olabilir?

Ben bunun anca resmini yapabilirim. Bu çöpten ekmek aramak meselesi aslında bir metafor. Birinin çöpten ekmek toplaması birilerinin canını yakmıyorsa zaten sanatın da anlamı yok!

Dünya keşke yönetilmeye ihtiyaç duymayacak bir bilince sahip olsa. Günümüz koşullarına bakarak hangi sanatçının dünyayı yönetmesini isterdin?

Hiçbirinin. Öyle bir görevi üstlenecek biri sanatçı olamaz. Yönetmek duygusuna sahip birinin sanatçı olamayacağını düşünüyorum.

Gezi gibi toplumsal olayların içinde sence sanatın yeri nedir?

Toplumsal olaylarda sanatın topluma değişik faktörlerde destek olması bekleniyor. Sanatçının toplum içinde gelişen kötü olaylara tepki vermesi normal ama bence sanatçı tamamen tarafsız olmalı çünkü sanatçının toplumsal olayları her yönüyle değerlendirerek sanatına yansıtması önemli. Bence taraf tutan biri sanatçı olamaz.

Taraf tutmamak daha çok gazetecilerin işi değil mi?

Bu benim fikrim.

 Efe’nin 137 gün boyunca Türkiye’yi gezerek insanlara ”Bugüne kadar yaşadıklarınızdan çıkarttığınız hayat dersi nedir?” sorusunu sorduğu 1+1=3 belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. İnsana insanı sevdiren güzel bir belgesel.

http://www.youtube.com/watch?v=gacGh2upAuQ

Takip için:http://instagram.com/rastarules

Don Kişot Evi ile röportaj: “Cinsiyeti de sıfırlıyoruz, toplumsal normları da!”

Teyzelerin direniş evi olarak adlandırdığı, kimisinin geri dönüşüm evi dediği Don Kişot Evi’ni ziyarete gittik. İçerideki insanlar harıl harıl çalışıyorlar, kimisi sanata dair bir şey yapıyor kimisi tahtaları taşıyor. Etraf buram buram yaratıcılık kokuyor. Sanki Gezi’nin güzel günlerine döner gibi bir his yaşıyorum. Aynı yaratıcılık, aynı mizah, aynı kaynaşmışlık hissi. Don Kişot Evi’nden Atakan Tan ile evin kimliğine ve amaçlarına dair bir röportaj yaptık.

Kardelen Uysal

Görsel

Don Kişot Evi’nin amaçlarından biri farklı değerler yaratmak. Yaratmak istediğiniz değerlerin günümüz değerlerinden farkı nedir?

Farklı değerler yaratmak derken amacımız herkesin kendisini ifade edebileceği bir alan yaratma isteği. Ana amacımız şehirde nefes alınacak bir yer yaratmak. Yirmi yıldır çöp olarak bırakılan bir binayı temizleyip aktif hale getirmek.

 

“Başka bir dünya inşa etmek mümkün” düşüncesiyle yola çıkan bir topluluk olarak, bir başka dünyanın nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Dünyayı değiştirmek gibi bir söylemimiz olmadı. Başka bir dünyanın bu saatten sonra pek mümkün olacağını düşünmüyorum. Kendi içimde dünyaya dair çözümüm biz insanların yok olması. Fakat en azından belli sınırlar içerinde kendimize bir alan yaratarak burada kendi dünyamızı yaratmak. Şehirlerde harcadığımız vakti, insiyatif aldığımız durumlarla yeniden kazanmak istiyoruz sadece.

Don Kişot Evi’ni polis basıp Gezi ile ilgili bir olay olup olmadığını sorguladığında, “Gezi ile ilgili değil ama Gezi’nin yarattığı cüretle olduğunu söyleyebilirim” demişsiniz, Gezi olayları nasıl bir cüret ve cesaret verdi sizlere?

Şu cüret ve cesareti verdi. Şunu gördük biz kamusal bir alan üzerinden gidiyoruz, Gezi de kamusal bir alana yayılmıştı. Bu fikri ortaya attığımız bu fikri destekleyecek ve anlayacak insanların olduğunu gösterdi.

Görsel

Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı bir duruşu vardı. Sizin yel değirmeni olarak adlandırdığınız birileri/bir şeyler var mı?

Mutlaka var. Don Kişot’u okuyup anlayan, seven tüm insanların bir yel değirmeni vardır hayatta. Kendi spesifik yel değirmenimi anlatmam bir şey değiştirmez, önemli olan Don Kişot, ben değil. O da kendi mücadelesini kendi şizofrenisinde verecektir diye düşünüyoruz.

Kafa Açan Cumartesiler sayesinde neler öğreneceğiz?

Hep beraber oluşturduğumuz ortaklaşa paydalarda öğreneceğiz. Ulaşım, internet, medya, ekonomi, alternatif ekonomiler, tarım gibi konuları ortak paydalarda birleştirmek istiyoruz. Bu tip sempozyumlar yapılıyordu ancak daha çok otellerde, kendi içindeki gruplar arasında gerçekleşiyordu. Burada amacımız bu ortak paydaşları bir mahallede toplamak, mahallelinin de entegre olacağı şekilde tartışmak konuşmak. Güneş panelleri, yağmur sularını toplamak, permakültür gibi şeylerle biz bu evin ihtiyaçlarını karşılamak istiyoruz.

Bir noktada sadece ortak değerlerimizi, müştereklerimizi hükümete karşı savunmanın ötesine geçip yeni ortak değerler yaratmak gerekiyordu; işgal evleri bunun aracı mı?

İçine yüklediğimiz anlama bağlı. Burası bir işgal evinden öte geri dönüşüm evi. Ana amacımız bu evi geri dönüştürmek. Mülk sahiplerine de sesleniyoruz: Mülklerinizi hayatımıza çöp olarak bırakmayın, bırakırsanız da gireriz. Yeterince içten bir şekilde yaparsak iyi olan herhangi bir şeye dönüşebilir bu ev.

Görsel

Sizden ilham alan birçok forum benzer evler arıyor, onlara ne önerirsiniz?

Kişisel olarak ana amacım bu hareketin yayılması. Şehirlerde alan olmadığı için kabuklarımıza çekiliyoruz. Önerebileceğim şey önce kafalarına koymaları, gerçekten yapılabilir bir hareket çünkü. İkincisi kararlı olmaları. Burada kamusal alan yaratıyoruz aslında, amacın bu olması önemli. Üçüncüsü bir grubun başlangıçta sorumluluğu alması ancak bunun çok duyurulmadan yapılması ve bir alt yapı çalışması hazırlanması. Mahallenin buna uygun olması da önemli bir etken.

 Don Kişot Evi’nde hiyerarşi, emir komut olmadan günlük işlerinizi nasıl hallediyorsunuz? İşleyiş sisteminiz nasıl?

Ortak akıl ile değerlendirerek! Burası özgürlükler alanı ancak burada önemli nokta kişilerin emeğine saygı göstermek, şiddet ve ayrımcılık içeren unsurlar oluşturmamak. 3.sü ise ortak paylaşım içerisinde bir şeyler yapmak. Bunları biraz estetik içerisinde yapmak önemli.

Görsel

İşgal evleri, kamusal alanda da daha özgürlükçü kadın-erkek ilişkileri kurmamızı sağlayabilir mi?

O insanlara kalmış bir şey ama mutlaka sağlayabilir. Ana hattımızda yarattığımız şey “şu anda hiçbir ülkenin sınırları içinde değilsiniz. Böyle olunca cinsiyeti de sıfırlıyoruz. Birçok toplumsal normu ve bakış açılarını da sıfırlıyoruz. Ama bu yine de insanlara bağlı.

Kardelen Uysal

Change.org Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü Dr. Uygar Özesmi ile röportaj: Paylaş, paylaş ve tekrar paylaş!

20131105_191521

Aktivist ve eğitimci Helen Keller demiş ki: “Dünya acıyla dolu belki, ama bir o kadar da acıyı alt edişle dolu.” Sokak hayvanlarının barınma ihtiyacından, çevrilmemiş bir kitaba, seyrek saatli bir otobüs hattından, çarpık dünya sistemine kadar geniş bir yelpazede sorunlarına çözüm arayan insanları imza kampanyaları etrafında birleştirmek amacıyla kurulmuş Change.org’un, 196 ülkede 40 milyon fazla üyesi bulunuyor. Türkiye’de de yüz binlerce üyesi bulunan hak arama platformunda bazen 100 imza ile bir şeyler değiştirmek mümkünken bazen de on binlerce imza fayda etmiyor. Kampanya açmanın birkaç dakikalık bir iş olması, zaman zaman platformun eleştirilmesine neden oluyor. Kimileri Change.org’un ‘Tembel aktivizm’in bir aracı olarak görürken, sitenin kullanıcıları da kampanyalar ile değişimin mümkün olduğunu savunuyor. Change.org’un Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü Dr. Uygar Özesmi ile yaptığımız söyleşide, platformun işleyiş yapısını ve başarılı bir kampanya için yapılması gerekenleri konuştuk.

Kardelen Uysal

Change.org’da kullanıcıların hak aradıkları  başlıca alanlar nelerdir?

Kullanıcılar her konuda imza kampanyası başlatabiliyor. Her türlü hak arandığı gibi yeni hak alanlarının açılmasına ve tanınmasına da vesile oluyor insanlar. Çevre hakkından, insan ve hayvan haklarına, kadın haklarından, sağlık alanına kadar her alanda kampanya açılıyor. Aynı zamanda hayatın içinde sorun olarak karşımıza çıkabilecek konuları da Change.org’da görebilirsiniz. Bir bilgisayar oyununun Türkçe’ye çevrilmesini, bir müzik grubunun gelmesini isteyenler var. Öte yandan MS hastalarının tedavilerinin SGK tarafından karşılanmasına, kaçırılan pilotların iadesine, öğrencilerin yurt sorunun çözümüne, hayvan barınaklarındaki yaşam koşullarının iyileştirilmesine dair kampanyalar da görebilirsiniz.

Bir imza kampanyasının başarıya ulaşma süreci nedir? Başarıyı tetikleyen unsurlar nelerdir?

Bir kampanyanın başarıya ulaşmasını etkileyen pek çok etken var. Başarıya ulaşma süresi 3 gün de olabilir, 3 ay da, 3 yıl da. Önce talebin gerçekçi, haklı ve açık olması gerek. İnsanların destek vermek isteyeceği, katılacağı bir talep olması da önemli, yoksa destek toplamak zor. Ardından bu talebi kimden isteyeceğiniz geliyor. Her şeyi cumhurbaşkanından ya da başbakandan isteyemeyiz. Bazen bir konunun muhatabı bir marka veya şirket, bazen belediye, bakanlık olabilir ya da bazen bunların hepsi birden aynı kampanyada muhatap olabilir. Önemli olan, talebi yerine getirebilecek yetki ve gücü olan kişi ya da kuruluşları muhatap alarak talepte bulunmak. Bunlar hazırsa kampanyanız da hazır demektir. Sonrası kampanyacının azmine kalıyor. Kampanyayı sosyal medya aracılığı ile paylaşmak, konuyla ilgilenebilecek basın mensuplarına ulaşıp kampanyanın haberlerde yer almasını sağlamak, imzacılarla ortak etkinlikler düzenleyerek muhataba telefon etmek, sosyal medyada aynı gün aynı paylaşımı yapmak, muhataba konuyu ısrarla iletmek gibi yöntemlerle kampanya başarıya götürülebilir.

Yeterince imza toplandıktan sonraki süreçte neler oluyor?

Önce, yeterince imzadan ne anlıyoruz onu açmak gerek. Bazı muhatapların ikna olması ve talep edilen şeyi yerine getirmesi için 100-200 imza yeterken, bazen 100 binler bile yetmeyebiliyor. Kampanyayı başlatan kişi muhatabının tepkisini tartıyor ve yeterince imza topladığına kanaat getirince, imzaları teslim etmeye hazırlanıyor. Bazen imzaların teslim edilmesine gerek kalmadan muhataplar Change.org’dan gelen online dilekçeler üzerine harekete geçiyor. Fakat en iyisi imzaların yetkililere teslim edilmesi ve bir takip süreci başlatmak.

Change.org Türkiye’de toplam kaç kişisiniz? Nelerle uğraşıyorsunuz? Change.org’dan önce nelerle uğraşıyordunuz?

Türkiye’de neredeyse 1 milyon kişinin bir araya geldiği platforma iki kişi doğrudan hizmet veriyor. Change.org Doğu Asya ve Batı Avrupa Direktörü olarak ben varım, ama başka ülkeleri de yönetiyorum. Türkiye’deki işlerin çoğunu Kampanyalar Sorumlusu Zennube Ezgi Kaya yürütüyor. Ama küresel bir örgüt olduğumuz için kampanyalar haricindeki alanlarda destek olan insanlar da var. Change.org’da bu açıdan 150 kişi çalışıyor.

Change.org’a geçmeden önce üniversitede öğretim üyeliği, Birleşmiş Milletler’de uzmanlık, TEMA Vakfı’nda Genel Müdürlük ve Greenpeace Akdeniz’de Genel Direktörlük yaptım. Toplumsal dönüşümün daha da yayılması için bir yıldır herkese hizmet veren bir platform olan Change.org’da çalışıyorum. Fakat aynı zamanda Dünya Sivil Katılım Birliği olan CIVICUS’un iki dönemdir yönetim kurulu üyesiyim.

Peki, Change.org nasıl başarılara imza attı?

Biz başarılara imza atmıyoruz, başarılara kampanyayı başlatıp başarıya götüren kullanıcılarımız imza atıyor. Bugüne kadar Change.org’da yerelden ulusala, imza sayısı bakımından irili ufaklı, ama kampanya başlatanların yarattığı etkiler bakımından her zaman büyük kampanyalar oldu. Bunlardan en ilham verici olanlarına örnek vermek gerekirse, Yeşilist’in başlattığı Ağaoğlu Maslak 1453 projesine yönelik kampanya var. Kamuya ait olan Fatih Ormanları’nın hukuksuzca kullanılmasını önledi.  50 bine yakın imza ile iki hafta boyunca sosyal medyada ve basında büyük yer tutarak ilerleyen kampanyanın sonunda, Orman ve Su İşleri Bakanlığı devreye girdi ve Fatih Ormanları halkın kullanımında kaldı. MS hastası olan Reyhan Dağ Derleyen’in başlattığı imza kampanyası 1200 imza ile başarıya ulaştı ve MS hastaları için hayati önem taşıyan Plazmaferez tedavisi yeniden SGK kapsamına alındı. Sadece 1200 kişinin desteğiyle, Türkiye’de yaşayan 40 bin MS hastasının hayatı değişti. Bunlar gibi pek çok örnek var. Daha fazla başarı hikâyesini öğrenmek isteyenler www.change.org adresine girerek kampanyalara ve başarılara göz atabilirler.

Bugüne kadar karşılaştığınız en ilginç imza kampanyası nedir?

İlginç kampanyaların haddi hesabı yok ancak hatırladığım bir tanesi Akrep Nalan’a yönelikti. Kendisinin tasarımı eskiyen web sitesinin yenilenmesi için başlatılmış bir kampanya vardı. Bu 893 imza ile başarıya ulaştı. Akrep Nalan kampanyayı başlatan Yağız Çetinkal’a geri döndü ve web sitesinin yenilenmesini kabul etti.

Karşınıza ırkçı, ayrımcı bir imza kampanyası çıkarsa ne yapıyorsunuz?

Pek çok insanın bunu merak ettiğine eminim, fakat biz bunlarla neredeyse hiç karşılaşmıyoruz. Çünkü topluma açık bir yerde bu tip kampanyaların başlatılması utanç verici olur ve başlatan kişiye zarar verir. Biz zaten kampanyaları izlemiyoruz ve karışmıyoruz. Tıpkı Twitter veya YouTube içerikleri gibi düşünebilirsiniz. Ancak kampanya, ırkçılık, ayrımcılık, nefret söylemi, şiddet unsurları ya da pornografi içermesi nedeniyle şikâyet edilirse o zaman incelenir. İnceleme sonucunda eğer gerçekten bu unsurlar varsa kampanya sahibi uyarılır. Kampanya sahibi içeriği değiştirmeyi kabul etmezse, süreç, kampanyanın siteden kaldırılmasına kadar gidebilir. Neyse ki ne Türkiye’de ne de diğer ülkelerde böyle bir durumla neredeyse hiç karşılaşmıyoruz. Bu bizi çok mutlu ediyor.

Her ay Change.org kampanyacıları ve imzacılarıyla toplantılar düzenliyorsunuz ve Açık Radyo’da kampanyaları duyuran bir programınız var. Bir milyon kullanıcıya ulaştınız, bu süreçte neler oldu? Nasıl bu noktaya gelebildiniz?

Kampanyacılarla toplantılarımıza yeni başladık ve ilk toplantı çok keyifli geçti. Buradaki asıl fikir, bize ihtiyaç duymadan kampanyacıların birbirine destek olabildiği bir ağ yaratmak, birbirleriyle kampanyacılık deneyimlerini paylaşmalarını sağlamak. İlk toplantının sonucunda gördük ki, insanlar kendisi gibi aktif vatandaş olan, toplumda ters giden şeylere karşı söyleyecek sözü olan insanlarla akıl birliği yapmaktan çok memnun. Bizler de online dünyada başlayan dayanışmanın günlük hayata taşınmasından dolayı memnunuz. Toplantılarımız her ayın ilk salı günü, SALT Galata’da gerçekleşiyor. İlgilenenler, duyurular için Change.org Facebook sayfasını takip edebilir.

94.9 Açık Radyo’daki programı gönüllü insanlar hazırlıyor. Hafta içi her sabah 07.50’de yayımlanıyor. Türkiye’den değişim hikâyeleri paylaşılıyor, insanların birbirlerinden fikir ve güç alması için bir olanak sunuyor.

Bir yılda bir milyon üyeye ulaşmak heyecan verici. Geçen yıl başladığımızda hedefimiz, Türkiye’de insanların etrafında görmek istediği değişimleri yaratabilmesi için ihtiyaç duydukları araçları sağlamak, onlara bu olanağı sunmaktı. Şimdi baktığımızda, Türkiye’deki sivil toplum için ne kadar etkin bir yılın geride kaldığını görmek, bunun bir parçası olmak çok güzel. Change.org büyük bir boşluğu doldurdu. Online dünyada aktif bir vatandaş olarak, nasıl gerçek hayatla temas edildiğini, birlikte hareket etmenin “sosyal medya” çağında ne kadar önemli olduğunu bir daha gösterdi.

Bir Change.org imzacısının dikkat etmesi gerekenler nelerdir sizce?

Paylaşmak, paylaşmak ve tekrar paylaşmak. İnandığınız, yanında durduğunuz toplumsal dönüşüm hareketlerini yayarak, arzuladığınız toplumu yaratma gücünüzü göstermek. Zamanı geldiğinde sizin de değiştirmek istediğiniz bir şeyler olduğunda o zaman başkaları da sizin yanınızda olacaktır. Bu şekilde geleceği ve arzuladıkları dünyayı şekillendirebilirler.

 

Bir Deliyle Röportaj: Postmodernizm benim saçımdan çıktı!

deli

Biriyle röportaj yapmam gerekiyordu, İstanbul’un semtini iyi bilen biriyle. Röportaj yapacağım kişinin son gün işi çıktı ve ben ortada kalakaldım. Meşhur profiterolleri olan İnci’ye, ünlü Rüya Sineması’na, Beyoğlu Çikolatacısı’na gittim ve herkes beni reddetti. Sonra saçları çok garip bir adam gördüm ve o beni  tuhaf iç dünyasına konuk edince bu röportaj çıktı ortaya. Aşağıdakilerde en ufak bir abartı ya da ekleme yoktur. Zor bir röportajdı; çöp kamyonunu görünce kaçan ve beni kendisinin peşinden koşturan, bir fotoğraf çekimi için izin isteten, postmodernizmin saçından çıktığını iddia eden bir adamla röportaj yaptım çünkü. Okuyacaklarınız tamamen gerçektir.

Kardelen Uysal

Yaşınız kaç?

Nüfus kâğıdıma göre kırk beş yaşımdayım.

Doğum yeriniz?

İstanbul, Emirgan Köşkü’nde doğdum ama Samsun’da büyüdüm.

Anne ve babanız nasıl insanlardı, kimlerdi?

Annemle babam öldü. Annem Türkan Şoray babam ise Sakıp Sabancı.

Ne zaman İstanbul’a geldiniz?

79 senesinde gemiyle geldim. Gemide bir sultana âşık oldum. Ev kadınıydı. Çok güzeldi ama beni beğenmedi. Neden anlamadım. Benim aşktan ciğerim parçalandı tam bir saat ona aşıktım. Hiç evlendiniz mi? 1980’de evlendim. Ama İstanbul’daki yalnızlığım beni şiir yazmaya yöneltti. Üç sene evli kaldım. Ama şiir sanatı insanı delirtir. Ben de delirince boşandık. Ama olsun. N’oldu! Dünyanın altın kalemi oldum.

Şiirlerinizin konusu nedir?

Her şeyi yazıyorum. İnsanı ilgilendiren her şeyi.

Şu hayatta en sevdiğiniz şeyler nelerdir?

Temiz giyinmek, kahvede birahanede, güneşli yerlerde sevgiliyi düşünmek ve sevgiliyle uçarak gezmek.

“Uçarak gezmek” derken uçakla seyahat etmekten mi bahsediyorsunuz?

Saçmalama! Benim uçağa ihtiyacım yok Ben uçabiliyorum ve sevgilimi de uçarak gezdirebiliyorum.

Kusura bakmayın düşüncesizliğime verin. Peki, saçlarınız gerçekten çok ilginç. Nasıl yaptınız bu saçları?

Saçlarımı kendim yaptım. Bir kaza geçirdim ve uzun süre hastane de kaldım. Kırk serum yedim o yüzden saçlarım döküldü. Sonra inat ettim saçlarımı belime kadar uzattım sonra onları kestim ve üst üste yapıştırdım. Ama neyle yapıştırdığımı söylemem çok tehlikeli söylersem gençler özendikleri için yapmaya kalkışırlar. Saçlarım postmodernizmi temsil ediyor. Postmodernizm benim saçımdan çıktı.

Paltonuzun üzerinde Allah’ın nuru Kral Hazreti İsa yazıyor. Bunun anlamı nedir?

Ne! Sen kimle röportaj yaptığını bilmiyor musun? O zaman neden yanıma geldin kara cahil. Ben Hazreti İsayım. Kralım ben. Dünyayı yöneten benim.

Çok pardon ben biliyorum tabii ama daha tüm dünya bilmiyor. Nasıl yönetiyorsunuz dünyayı?

Allah ile konuşuyorum. Sonra da yönetiyorum.

Ne zamanlar konuşuyorsunuz? Zor olmuyor mu yönetmek?

Yirmi dört saat konuşuyorum. Zor olmuyor o bana bağlanıyor zaten. Baksana şu düzene nasıl da güzel yaptım. Hepsini ben yaptım.

Peki, ilerde dünya için neler yapmayı planlıyorsunuz?

Deli misin sen! Sana ben yönetiyorum dünyayı dedim ya. Allah bana tüm nurlarını izletti. Ben de yönetiyorum.Hazreti İsa bekleniyordu, işte geldim sonunda.

Hayır, onu anladım. Demek istediğim gelecekte dünyada neler olacak? Neler değişecek?

Şu an her şey çok güzel zaten. Pek bir sorun yok dünyada. Bir tek açlık sorunu var o da yakında çözülecek. Dünyada aç insan kalmayacak.

Beyoğlu sizin oğlunuz. Nasıl tanımlarsınız onu?

Beyoğlu dünya zaten. İstanbul da büyük ama Beyoğlu kadar değil. Bütün dünyayı toplasan bir Beyoğlu eder.

Peki, son olarak İstanbul’u nasıl tanımlıyorsunuz?

Şarkimodernizm diye tanımlıyorum.

Şarkimodernizm nedir?

Ne kadar cahilsin!  Şarkimodernizm doğunun modernize olmuş batılı halidir.

Peki, çok teşekkürler son olarak bir fotoğraf rica ediyorum sizden.

Allah’a sor. Allah kaşın diyor bir dakika kaşınmam lazım. İstedim izni. (on beş dakika boyunca gözlerini gökyüzüne diktikten sonra) Allah seni seviyormuş. “ver sevgili yavruma bir fotoğraf” dedi.

Teşekkürler, iyi akşamlar.

Tamam, önemli değil. Bu röportajdan en az yüz elli milyar kazanırsın. Dikkat et kendine. Geceleri pek gezme sokaklarda.

http://www.baskadergi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=1571:bir-deliyle-roeportaj&catid=321:roportaj&Itemid=391

 

Eşcinsellik ve Benim Çocuğum Belgeseli Üzerine Röportaj: İslamcı kesim “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyor ama buna göre davranılmadığını görebiliyoruz.

lgbt

Ataerkil toplumumuzda, ataerkilliğini, gerici tavırlarını ve homofobikliğini de yanına alarak eşcinsellere yaşam alanı bırakmamakta ısrar eden bir toplumumuz var hala. Kendi doğrularını ve normal anlayışlarını ikiyüzlü bir ahlak bekçiliği maskesi altında direten, kabul ettiremediğinde sözlü ya da fiziksel şiddete başvuran kadınlara erkeklere sahip bu ülke. Cinselliğin bile hala tabu olduğu Türkiye’de bir de eşcinselseniz, tedavi olması gereken bir birey olup çıkıyorsunuz. Çünkü toplumun bilmiş bireylerine göre, hayatınızda bir vajina-penis uyumu yoksa siz derhal iyileşmelisiniz. Sadece sözleriniz, düşünceleriniz, politik görüşünüz değil cinselliğinizle de ‘herkes’e benzemelisiniz.

Tüm bunların yanı sıra Türkiye’de eşcinseller ve onların aileleri çok güzel bir projeye adım atıyor. Eşcinseller ve aileleri, demokratik bir mücadele adına, ayrımcılık karşıtı harika bir belgesel hazırlıyorlar. Adı: Benim Çocuğum. Çocuklarını yalnız bırakıp dışlamak ve aşağılamak yerine, onlara saygı duyan, onları sadece ‘o’ olduğu için seven ebeveynlerden Ömer Ceylan Bey’le bir röportaj hazırladım. Ömer Bey, yetmiş yaşında iktisat mezunu, evli ve çocuklu bir beyefendi. Oğullarından biri ise eşcinsel.

Kardelen Uysal

Çocuğunuz eşcinsel olduğunu söylediğinde ilk olarak ne hissettiniz, ne düşündünüz?

Ben çok fazla tepki vermedim. Çünkü benim kendi kişisel gelişimim ile ilgili çalışmalarım oldu ve ilke olarak şunu benimsedim: “her bireyin hayatı kendisini ilgilendirir.” Babam şu an hayatta olsa hayatımı asla onaylamazdı. Ama bu hayat benim ve ben kendi hayatım için nasıl bunu istiyorsam, çocuğum için de herkes için de bunu istiyorum. Ona zor bir hayatının olabileceğini ama daima yanında olacağımı belirttim. Ancak ondan sonra o konuşmak istedi ben uzun süre kaçtım çünkü o konuda pek bir şey bilmiyordum. Sonra oğlum etrafa kitaplar bırakmaya başladı ben onları okudum, ardından oğlumla konuşmaya başladım. Asıl bilgilenişim ise CETAD ( Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği) ile başladı. Orada psikiyatrlar ve aileler toplanır hem bilgileniriz hem bilgilerimizi diğer ailelerle paylaşırız.

Mesela benim de eşcinsel arkadaşlarımdan bazıları ailelerine açıldılar. Bir kısmı normal ve ılımlı yaklaşırken, bazı aileler evlatlıktan reddettiler çocuklarını. Diğer ebeveynelere ne önerirsiniz?

Biz bu tip ebeveynelere ulaşmaya çalışıyoruz çünkü bu reddetme tarzı tepkilerin nedeni aslında cahillik. Bu bir tercih değil, bu bir cinsel yönelim. Ben onları bilgilenmeye çağırıyorum. Çünkü pek çok insan etraf ne der kaygısıyla yaşıyor. İlk öğrenme sürecinde pek çok aile inkar, reddetme dönemleri yaşıyor. Biz de mesela on sene boyunca bu durumu kendi içimizde yaşadık. Benim önerim; kendileri gibi olan ailelerle tanışmaları. Onun için bizim ilk hedefimiz ailelerine açılmış olan gençlerin ailelerine ulaşmak. Onlarla biraz görüştükten sonra CEDAT’a getirmeye çalışıyoruz. Mesela birgün bizim Kasım 2010’da Hürriyet Pazar ekinde tam sayfa röportajımız çıktı gerçek isimlerimizle ve fotoğraflarımızla birlikte. O hafta CEDAT’a bir hanım geldi, onunla biraz konuştuk. Dedi ki “oğlum beni Antalya’ya tatile götürdü, orada sizin röportajınızın olduğu sayfayı açtı ve bana eşcinsel olduğunu söyledi. On beş gündür uyku uyuyamıyorum.” İçeri girdik sorular sordu heteroseksüel, biseksüel, eşcinsel ne demektir anlamlarını sordu. Ve toplantıdan çıktıktan sonra o gece rahat bir uyku uyuyacağını söyledi.Daha da ilginci bu kadın eşi Doğulu olduğu için eşine bunu açıklayamayacağını söyledi ama on beş gün sonra eşiyle toplantılara katılmaya başladı. Yani bilgilendikçe rahatlıyoruz aslında.

Peki bu konularda topluma kırgın ya da kızgın olduğunuz bir konu var mı?

Kırgın ya da kızgın değilim. Ama maalesef yalnızca bizim ülkemizde bu tabu yok. Geçen sene Sicilya’ya gittik orada Katolik baskısı öyle yoğun ki, toplantılar manastırda yapılıyor bu yüzden aileler gelemiyor. Bir kişi bir akşam geldi yarım saat görüşebildik. Maalesef pek çok toplumda bu durum böyle. Mesela İspanya’da eşcinsellikle ilgili yasalar çıktı ama toplum henüz hazır olmadığı için hala pek çok yerde baskı var. Özellikle İslamcı kesim “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyor ama buna göre davranılmadığını görebiliyoruz. Ne ben ne bir başkası diğerini yargılama hakkına sahip değil, insan yalnızca kendisini yargılayabilir. Topluma kızgın değilim çünkü Türkiye’de cinsel eğitim yok,hala cinsellik bile bir tabu. Mesela ben de üniversite mezunuyum hatta master da yaptım ancak bu olaylar olana kadar eşcinsel nedir, biseksüel nedir bilmiyordum. Bu tamamen bilgisizlikle ilgili. Cinsellik hem öğretilmiyor hem de konuşulmuyor. Biz konuşmadan, sorgulamadan her şeyi olduğu gibi kabullenirsek tabuları yaratmış oluruz. Genç kızlar hala ilk adetlerini gördüklerinde tokat atan aileler var. Anadolu’da genç erkekler ilk cinsel deneyimlerini hala bir hayvanla ya da genelev kadınıyla yaşayabiliyor mesela.

Belgeselde oynamaya nasıl karar verdiniz?

İlk kez gerçek ismimi kullanarak Hürriyet’e röportaj verdiğim zaman bu durumu tamamen kabullendiğimi anladım. Ondan önce gerçek isimlerimizi saklayarak röportaj verip radyo programlarına çıkıyorduk. Göğsüm açık bunu söyleyebileceğimi fark ettim. Benim şu an herkese verebilecek cevaplarım var bilgilendim çünkü, bu iş bilgilenmekle olur.Biz özellikle diğer aileleri de bilgilendirmeye çalışıyoruz, böylece aileler parçalanmıyor. Aileler çocuklarına sahip çıkıyorlar.

Belgesel fikri nasıl çıktı ortaya?

Ailelerimizden üç kişi İtalya’ya gitti. Orada, ‘Yeniden Doğan Aileler’ aileler adında bir belgesel var. Onlar da yaşadıklarını anlatıyorlar, biz de bu belgeselin versiyonunu yapmak istedik. Can Candan’la bu belgeseli çekmeye karar verdik. Can Candan zaten belgeseller yapan biri aynı zamanda Boğaziçi’nde öğretim görevlisi. Yapım ekibi araştırdık onları bulduk ve belgeseli çekmeye karar verdik. Kesinlikle ticari amaçlı bir belgesel değil. Bağışlarla çekilen bir belgesel zaten. Onur Haftası’na kadar yetiştirmeye çalışıyoruz.

Bu belgeselin neleri değiştirmesini istiyorsunuz/bekliyorsunuz?

Tüm toplumun düşünmesini sağlamak istiyoruz. Tüm topluma kendi yaşadıklarımızı anlatmak istiyoruz bu belgeselle. Biz sadece duygu ve düşüncelerimizi olduğu gibi insanlara yansıtıyoruz. Açık Radyo’daki programdan sonra programın yapımcısı pek çok homofobik insanın bizim konuşmalarımızdan sonra eski katılıkları kalmadığı söylendi bize. Mesela bir çocuk on iki yaşında toplumdan farklı olduğunu düşünerek eşcinsel olduğu için intihar teşebbüsünde bulunuyor. Bu tip olayların bitmesini istiyorum. Biz kuyuyla iğne kazdığımızı biliyoruz ama bu bir maraton ve biz ilk adımları atıyoruz sadece. Umarım bizden sonra da devam eder bu tip projeler.

Yasaların çıkması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yasalardan önce toplumun değişmesi, bilgilenmesi gerekiyor. Yasalar her şeyi çözmez. Onlar için de tabii ki mücadele edeceğiz.