Durukan Dudu: “Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma”

Biz hangi kuruluşa üye olsak da dünyayı ucundan kurtarmaya çalışsak diye düşünürken, o Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nde ve Yeşil Gazete’de çalışıyor. Biz alıp başımızı bir yerlere gitme planlarımız arasında şehirlerin kirli kaosu içinde zaman kaybederken, Durukan ve arkadaşları kırsalda hayatın kendisine dokunuyor. Birçoğumuzun tersine hayatları ofisler içinde çürüyerek, alarmlarla rüyaları bölünerek geçmiyor. Gökyüzünün, doğanın tadını doyasıya çıkararak, doğanın içinde var olarak hayatlarını sürdürüyorlar Ormanevi’nde. Durukan Dudu ile Gezi’den kırsala uzanan bu keyifli söyleşiyi okuyabilirsiniz.
1094845_10151847359146079_194259947_n

Her şeyi bırakıp köye yerleştin. Şehir senden neleri götürüyormuş, hangi parçalarını kaybediyormuş insan analiz edebildin mi?

“Her şeyi bırakıp köye yerleşmek” deyişine katılmıyorum, oradan başlayayım. Kentin her şeyin olduğu yer, kırın ise ekonomik, sosyal, kültürel ve bilgi anlamında yokluk veya inziva yeri olduğu düşüncesinin hepimizin dil ve dimağlarımıza bu kadar işlemiş olması, insanları kentlerde yığınlar halinde tutmak isteyen standartçı, kalkınmacı söylemin başarısını gösteriyor aslında.

Kırsala bir kaçış olarak dönenler vardır muhtemelen, ama Ormanevi Kolektifi için durum bu değil.

Şehir ve kırsal yaşamın insanda sivrilttiği ve körelttiği noktalar gerçekten farklı. Şehirde bir yaşam destek ünitesine bağlı yaşıyoruz aslında, “yabancılaşma” dediğimiz süreç bu son derece gündelik yaşam halinin doğrudan yansıması. Yaptıklarımızın, eyleyişlerimizin sonuçlarını görmüyoruz şehirde; çok uzun ve karmaşık bir neden sonuç ilişkisi içinde kayboluyor. O yüzdendir ki, şehirde canımızı sıkan bir sahneye üzülerek bakıyoruz ama o sahnenin sebebinin çoğu zaman kendi yaptıklarımız (ya da yapmadıklarımız!) olduğunu göremiyoruz. Kırsalda ise gerçekten ne ekersen onu biçiyorsun: Yaşam alanını kirletirsen, temizleyecek birileri yok. Yağmur altında metal bırakırsan paslanıyor. Erzağın hazır değilse aç kalırsın, acıktığında pizza siparişi veremiyorsun. Yaptığın saçmalıkları arkandan toplayan bir yaşam destek sistemi yok, onu demeye çalışıyorum.

Bu durum, benim hayatın nihai amacı olarak tanımladığım “yaşadığının farkında olma”ya çok yardımcı oluyor.

Toprakla önceden bir bağın var mıydı?

Tarımsal üretim anlamında soruyorsan, yoktu. Küçükken yaz tatillerinde köye gelir, dedeme yardım ederdim falan ama… Buna tam anlamıyla bir bağ diyebilir miyiz, emin değilim. Ekoloji ve kırsal kalkınma uzun süredir içinde hem aktivist, hem eğitmen/yazar, hem de profesyonel olarak bulunduğum alanlar; doğada var olmak da yaşamımın her daim somut bir parçası oldu (fantezi edebiyatındaki “ranger” karakteriyle özdeşleştirdim hep kendimi, bu arada! =)).

Ama yok, hayır. Kırsalda 4 mevsim yaşamadan toprakla hakiki bir bağ kuramıyor insan. Kurduğunu sanıyor, ama tam olmuyor. Yaşamının toprağa bağlı olduğunu bilmek yeterli değil, bunu yaşamak, gözlemlemek lazım. Ve toprağa akıtmak alnındaki teri.

2

Köy halkı ile iyi ilişkiler kurmuşsunuz. Onlardan doğa ve insanlık hakkında neler öğreniyorsunuz?

Köylerde kocaman bir bilgi birikimi var. “Köylü bilgeliği” dediğimiz şey romantizm değil, gerçek. Öte yandan, bu bilgi yoğun girdili tarım pratikleri, kendine yeterliliği temel alan ‘köylülük’ten sadece ekonomik kazanca dayalı ‘tarımsal üretici’ olmaya itelenme, köylerdeki sosyal yapının (şehri yücelten modernitenin de temel etkisiyle) bozulması gibi sebeplerden çok hızlı aşınıyor.

Bizim ilk gözlemlerimizden biri şu oldu: Köylüler çok pratik insanlar. “Köylü kurnazlığı” deyimi de buradan gelip yerleşmiş şehirlilerin diline, sanırım. Az önce de bahsettiğim, şehirdeki o yaşam destek ünitelerinden bağımsız yaşadığı için köylüler, hem her işten az-çok anlamaları gerekiyor, hem de “topluluğun” önemini kendi yaşamlarından, doğrudan biliyorlar.

Toprağın tavı, tarım ve üretim aletlerinin kullanılma şekli, mevsim dönüşlerinin zamanı ve şekli ilk aklıma gelenler. Dolunay ve yeniay sırasındaki hava durumuna göre takip eden 2 haftanın hava durumunu tahmin edip planlama yapmayı da köyde öğrendik. Tohum ekmeyi, kuruluk yapmayı, mahsul toplamayı… Tabi bunları “abi bana bi’ öğretsene” diyerek öğrenmiyorsun. Bol dinlemece, bol muhabbet, bol hata, bol doğru yaptığını değiştirip hata yapmana neden olan köylüler… Her şeyi dinlememeyi de öğreniyorsun bir süre sonra, ya da kimden neyi dinlemen gerektiğini. Biz en başlarda sadece dinleyendik, sonra soru da sorabilecek kıvama geldik bilgi ve tecrübe olarak. Geldiğimizin 10. ayında falan tartışıp ikna edebilir, bazı konularda “He öyle de oldu demek, vay be iyi oldu öğrendiğim” dedirtebilir noktaya geldik.

Hem şu da var; bu hep beraber deneyimlenen, kolektif bir öğrenme süreci aslında. Ben ondan bakla ekmeyi öğreniyorum, o bizden internete girmek için yardım alıyor. Hatta o bizden  çatı yapmayı görüyor (bizim hakoşun – çerkesçe dış mutfak demek- çatısını yaptık bu sonbaharda, baya’ hayran kaldı gören köylüler), ben ondan ilçede bir evrak işimi nasıl, nereden halledeceğimi.

Yeri gelmişken, kırsal hakkında çizilen son derece romantik fikri resimleri de çok sağlıksız buluyoruz. Bir defa , her şeyden önce yanlışlar! Şehirden bakınca “köylümüz tertemiz, çok akıllı, en bi’ süper insanlar” ile “köylüden cacık olmaz, cahiller zaten!” gibi iki adet son derece isabetsiz romantik aşırılığa saplanıp kalıyoruz çoğu defa, meşrebimize göre. Gerçeği görmemize engel olan yanlış ve gerçekten saçma önkabuller bunlar. Köylü, insan. Senin benim gibi. Dertleri, tasaları, umutları, duyguları, korkuları ve fazlalık ve eksiklikleriyle.

Farklılıklar var tabi, yaşam koşullarnıdan (yani yaşam destek ünitesine bağlı olmakla olmamak arasındaki farktan), bir de sosyal etkileşimin gerçekleştiği çevrenin çeşitliliğinden kaynaklanan…

Köy insanı ile şehir insanı arasında nasıl farklılıklar var?

Bir defa dil farklı. Türkiye’nin her bölgesinde farklı dilleri konuşuyor insanlar, evet, ama bahsettiğim farklı bir şey. Kırsaldaki yaşamın gerçekliği, ya da lafta olmayışı diyelim, dilde de hem çok mantıklı, hem çok basit, hem de çok bereketli bir zenginlik yaratıyor kendiliğinden.

Düşünme şekilleri de farklılaşıyor kırsalda. Çok daha sonuç odaklı düşünüyorsun. Süreci önemsizleştirmiyor bu, ondan bahsetmiyorum. Ben misal, sırf lafta kalacağı belli fikir, muhabbet ve oluşumlara şehirde yaşarken daha çok katlanıyordum, artık pek zaman ya da emek ayırmıyorum öyle durumlara.

Bir de şu var da, nedenini tam çözemedik henüz: Köye geldik, bi’ şeyler yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz. İnsanlara soruyoruz, “Abi bu iş olur mu böyle?” diye. Ne desek “Cık, olmaz” diyorlar. “Şöyle olur mu?” diyoruz, ona da “Yok” diyorlar. Sonra bi’ ara canımız mı sıkıldı artık neyse, “Abi bu iş olmaz di’ mi?” diye sormaya başladık. Baktık hemen “Olur tabi ya, neden olmasın. Bak şöyle şöyle olur” diyorlar. O günden beri, özellikle de deneysel işlerimizi hep “Abi böyle böyle yapacağız da, olmaz di’ mi o iş?” diye soruyoruz. “Olur tabi, gel otur bi’ konuşalım nasıl olur” diye dahil oluyorlar sürece.

Milliyet’e verdiğin röportajda köyde olmanın nedenlerinden birini de asosyal olmayı istemek olarak açıklamışsın. Neydi seni asosyalliğe iten?

Bu benim bugüne kadarki hayat yolculuğumla ilgili doğrudan. Her tarakta bezi olan tiplerdendim hep, hala da öyleyim gerçi =) Kurtulamıyor insan, özellikle de tarakların güzelliğini ve bizim Ormanevi Kolektifi’ne de çok farklı yönlerden ve şekillerde verdiği katkıları deneyimledikçe… Ben biraz kafamı boşaltmak, insan ilişkilerimi azaltıp hikaye ve roman yazmaya yeniden başlamak, müzik çaalışmak, 4 asırdır falan istediğim el yapımı yay ve ok yapımına girişebilmek falan istiyorum. Orada bahsettiğim de böyle bir şeydi.

İnsanın kaosa olan ihtiyacını nasıl karşılıyorsun?

Kaos ihtiyacımı misliyle karşılıyorum hala, istesem de istemesem de. Ormanevi Kolektifi olarak burada yaptıklarımız bile, tek başına, bir insanın hayatında isteyebileceğinden çok kaos barındırıyor zaten. Biz, şehir hayatından bıkıp kırsalda kendimizi izole etmeye kaçmış bir grup insan değiliz. Hayalini kurduğumuz ütopyayı, mikro-toplumu, ekoköyü gerçekleştirmek için yola çıkmış insanlarız. Böylesi bir yolun da, yani sıfırdan “anaakım dışı”, hatta bildiğin ütopik/radikal bir yaşam kurmanın da içindeki binbir etmen ve dinamik nedeniyle istemediğin kadar kaotik olduğunu tahmin edebilirsiniz =)

Bunların yanısıra, Yeşiller Partisi’nin ardından Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu ve PM üyesiyim. Yeşil Gazete ekibindeyim. Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Yönlendirme Komitesi’ndeyim. Dışarıya profesyonel olarak eğitimler veriyorum, kırsal kalkınma girişimi üyesiyim, konferanslara katılıyorum. Kitap editörlüğü yapıyorum, Savory Enstitüsü’nün “Bütüncül Mera Yönetimi”nin Anadolu temsilcisi olma hazırlığımız var, resmiyete dökülmek üzere, onun binbir işi var, örnekler uzar gider. Misal, Ekim başında, Aralık sonuna kadar her haftasonum doluydu, orada burada. Bunları böbürlenmek için yazmıyorum, o böbürlenme ihtiyacını duyduğum dönem geride kaldı. Bıraksalar 6 ay çıkmam köyden dışarı, ama yeni bir yaşam kurmanın keyifli bedelleri bunlar – geçiş aşamasının gerektirdiği şeyler.

1

Hayatın daha gerçek, daha öz olan tarafına dokunuyor gibisin. Oradan buralar nasıl görünüyor?

Öyle bi’ dokunuşum var mı bilmiyorum da, kırsaldan şehir keyifli görünüyor. Saçma işler ve gereksiz dikeyliklerle, kurumlarla fazla uğraşılan bi’ yer tabi – ama bunu gözlemlediğim için değil, kendim de hayatımın 28’de 27’sinde bir fiil yaşadığım için biliyorum =). Bir de bedenine ve ruhuna ihanet etme durumu var, sürekli. İstanbul’a gittiğimde çok net fark ediyorum bunu; çişim geliyor misal, metrobüste. 2 saat tutmam lazım. Kırsalda en fazla 1 dakika. Ya da uzanmak istiyorum o an, akşama kadar, eve girene kadar beklemem lazım! Bildiğin işkence, düpedüz ihanet be! :)

Şehrin güzellikleri ayrı. Şeyleri ve durumları iyi ya da kötü olarak tanımlamak çok anlamlı gelmiyor bana. Her şeyin, şehrin de kırsalın da ayrı bedeli ve ödülü var; hangi ödüller için hangi bedelleri ödemeyi istediğinle alakalı mesele. İstediğin bedeller ve ödüllerin yoluna girebildiğinde bedel ve ödül ayrımı da ortadan kalkıyor zaten. Buradaki yaşamı “hep tatil-hiç tatil” diye tanımlıyoruz biz, onun gibi…

Gezi olayları aslında ağaçlarla başladı. Ağaçların, insanların haklarının savunulduğu büyük bir isyana dönüştü. Ama sanki Y kuşağı bu olaylardan sonra doğanın önemini daha bir fark etti. Bu doğa anlayışının sürmesi neye bağlı? Bu duyarlılık noktası nasıl artırılır?

Gezi’yle beraber ciddi bir mobilizasyon ortaya çıktı. Bunun en güzel kısmı da sıkılmışlığa ve sıkıcılığa karşı bir direniş olması. Yaşam alanlarını korumak, parklara sahip çıkmak… Bunlar modernitede allayıp pulladıkları standartlaşmanın, griliğin, yaşamın anlamının içini boşaltma çabalarının yarattığı sıkıcı ciddiyetin doğrudan hayatımıza dokunduğu noktalar. “Hayatında Gezi Parkı’na gitmeyenler eylemdeydi” diye surat asan sıkıcı ciddilerin kaçırdığı nokta da bu, insanlara dayatılan hem soyut hem de somut gri cenderenin, aynılığın ayyuka çıktığı an oldu Gezi. Bir de tabi, çok şenlikli direniş – Öyle bir şeydi ki direniş, katılmayan “yüzyılın partisini” kaçırdığı hissiyatına girdi.

İşte bu şenliklilik hali insanların bir araya gelmesini, bir arada yaşadıklarının ayrıdına varmalarını ve bir daha unutamayacakları bir birliktelik, keyifli bir kolektiflik tadı almalarını sağladı. İnsanlar mutlu oldu yau, ötesi yok bunun! Önce kendilerine, sonra etrafındakilerine duymaları gereken ama kaybettikleri güveni (çünkü kolektif yaşam buna bağlıdır, ve şehir de bir kolektif yaşamdır – ölçeği sosyolojik anlamda olması gerekenden yüzlerce kat fazla olsa da) geri kazandılar.

“Reclaim the power!” (Gücü yeniden eline al!) yerine, “Reclam the Trust” (Yine ve yeniden güven duy, kendine ve insanlığa, diye çevirelim madem) hareketi oldu Gezi, yani.,

Gezi’nin açık ara en büyük getirisi bu oldu, ve bu tahmin edebileceğimizden, havsalalarımızın alabileceğinden çok ama çok daha büyük bir kazanım. Bunun devamı istesek de istemesek de gelecek; ama süreci kolaylaştırmak için iki basit önerim var, katıldığım aktivizm ve iletişim eğitimlerinde de bahsettiğim:

Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma. Keyif almıyorsan, eve “yarın da hemen geleyim koşa koşa, bu insanlarla beraber!” diye gitmiyorsan ya yaptığın iş yanlıştır, ya da yapma şeklin ve yaklaşımın.

Herhangi bir şey yapmak için insanları bir araya toplamaya çalışma. Başlamak için 2 kişi iyidir, 3 kişinin tadından yenmez. 4’ü bekleme. Az kişi başlamanın sonsuz nimetlerini kaçırma.

Ha bir de, dalga geçmek. Önce kendinle, sonra yanındakilerle ve bütün varoluşla. Sırıtarak değil ama, kahkahalarla.

Reklamlar

One Comment Kendi yorumunu ekle

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s