Gezi Partisi: “Partiyi kurarken, Gezi’nin içindeki tüm kavramları yazdık”

Birbirinden çok farklı siyasi görüşlere sahip insanların bir arada yaşayabildiği Gezi Parkı’ndan bir de parkın adını taşıyan siyasi parti kuruldu. ‘Gezi Partisi’ uzun süre ‘fırsatçılık’la suçlanmasına rağmen sessiz kalmayı tercih etti. Kim oldukları, ne amaçladıkları, neler yaptıkları bilinmeyen Gezi Partisi temsilcileri ile söyleşimiz sonucunda; doğrudan demokrasiyi inşa etmeye çalışan ve Gezi içindeki kimlik çeşitliliğini aynı masa etrafında toplamayı hedefleyen bir oluşum olduklarını anladık. Eleştirilere yanıt olarak kapılarının herkese açık olduğunu, bir lidere değil organizasyona ihtiyaç duyduklarını öğrendik.
Mevcut siyaset modeli içinde ortaya çıkmasına rağmen özünde yeni bir örgütlenme modeli öneren Gezi Partisi, lidersiz ve doğrudan katılımlı bir “iletişim ağı” kurmaya çalışıyor. Dijital imkanları sonuna kadar kullanan parti yeni bir modül üzerine çalışıyor. Çalışmalar bittiğinde TC kimlik numarasıyla web sayfasına oradan da  üye koduyla partinin kalbine yani meclise girilebilecek. O hafta nelerin konuşulduğunu, yapıldığını, hangi konular üzerinde tartışıldığını öğrenip sürece dahil olarak, söz hakkına sahip olunabilecek. Parlamanter sistemin insanları tam olarak temsil etmediğini düşündükleri için böyle  bir yöntem bulan parti, kararların ortak akılla alınmasını tercih ediyor. Dijital imkanlara sahip olmayanlar ise ilçe teşkilatları ve kısa mesaj ile bilgilendiriliyorlar.  Park Gazetesi’nden (http://parkgazetesi.com/) Uğur Uz Yılmaz’la yaptığımız söyleşiyi okuyabilirsiniz.

Görsel

“Gezi Partisi merkez üstü bir parti”

Gezi Partisi, Gezi olaylarından hangi dinamikleri içinde barındırıyor?

Cem Köksal: Gezi Partisi, tüm ideolojilere kapısını açık tutan, sadece “karşımdakinin fikrini kabul etmem” diyen insanlara karşı  duruş sergileyen bir parti. Kuruluş bildirgemizde bununla ilgili çok net bir paragraf var: Din, dil, ırk, cinsiyet, mezhep ve ideoloji kavramlarını diğer insani değerlerin önüne koymayan yani; özgürlük, bağımsızlık, adalet, insan hakları, demokrasi… Bu kavramların önüne bir engel konulmadığı takdirde herkes kendi görüşüyle kendisini bu partide temsil edebilir. Bunun içine çevreci de dâhildir, özgürlük, adalet isteyenler de…

Tüm ideolojilere kapısı açık dediniz. Bu nihayetinde bir siyasi bir parti, bunun da bir ideolojisi olması gerekmez mi? Bu tüm ideolojilerin bir arada olması nasıl gerçekleşecek?

Teoman Kumbaracıbaşı: Örgütlenmeyle olacak bir şey. İlçe örgütlenmelerimiz merkezden yönetilmiyor çünkü partinin anayasal zorunluluklardan dolayı seçilmiş bir lideri var. Ama bizim iç işleyişimizde tüzüğümüzde genel başkanın görevleri tamamen kısıtlanmış olduğu için sadece partinin sözcülüğünü yapmakla yükümlü. Parti meclisi tarafından yönetilen bir partiyiz biz. İlçelerde kendi içlerinde tamamen bağımsız oldukları için ve ilçeler bir ağ ile diğer ilçelere bağlı olduğundan zaten bütün görüşlerin masada toplandığı bir partide o görüş zenginliğinden kaynaklanan çözümleri arıyoruz. Bu da parkta yarattığımız şeydi.

“Gezi Partisi şu an tüm Gezi Parkı’nı temsil ediyor diyemeyiz, çok büyük bir haksızlık olur”       

Peki bu çatışma yaratmaz mı?

Cem Köksal: Parkta yaşadık mı?

Teoman Kumbaracıbaşı: Orada yaşanmadıysa partide de yaşanmaması mümkün. Parkta en sert ideolojiler birbirlerine yüz metreyle on beş gün durdular değil mi? Biz bunun ilçe teşkilatlarında da örneklerini görüyoruz.  Şunu eklemek gerekir: Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey hepimizi aynı masanın etrafında toplayabilmek. Daha önce Gezi Parkı’nda toplanmaya çalışıyorduk ve toplanıyorduk, şimdi aynı şeyi masanın etrafında yapmaya çalışıyoruz. Biz bütün referanslarımızı Gezi Parkı’ndan alıyoruz ve tüm çözümlerimizi de bu referanslarla oluşturmaya çalışıyoruz. Diyoruz ki: “Eğer kendini temsil etmek istiyorsan gel, temsil et.” Çözümleri birlikte üretmek istiyoruz. Gezi Partisi şu an tüm Gezi Parkı’nı temsil ediyor diyemeyiz, çok büyük bir haksızlık olur bu ama nihai hedefimiz parktaki tüm görüşleri temsil etmektir. Temsil edilebilmesi için herkesin gelmesi gerekir.

Cem Köksal: Bugüne kadar siyasi partilerin kullandığı tüm sistemler kutuplar üzerine kurulu. Zaten bildiğimiz ve çalışmayan hepimizin karşısında durduğu sistem bu değil mi? Kutuplar üzerine olan bu sistem bizi sinir edip, hayatımızdan mahrum etmiyor mu? Evet. O zaman bunun tam tersinin kutupsuz bir sistem olması lazım. Biz bunu yaptık mı? Yaptık.

Görsel

“Gezi ruhunu sıkıştırmaya çalışmıyoruz.”

Teoman Kumbaracıbaşı: Gezi ruhu bir siyasi partiye sıkıştırılamaz diyen de var demeyen de… Biz bir ruhu sıkıştırmaya çalışmıyoruz zaten. Biz ülkenin sorunlarını çözmek istiyoruz. Ben Gezi Parkı’ndaki eylemleri çocuğuma bir efsane olarak anlatmak istemiyorum. Bunun nedeni çok açık. Hiçbir siyasi sonuç alamayız. Parkın bizde şu an bıraktığı tek somut sonuç oraya kışlanın yapılmaması. Evet muhalefet zinciri oluşturuldu, sokağa çıkma cesareti ortaya çıktı. Bunlar çok büyük kazanımlar ama siyasi hiçbir çıkarımımız olmadı. Gezi Partisi bu siyasi çıkarımı oluşturmak, resim haline dökmek ve anayasada kalıcı bir şekilde barışın sağlanması için ortaya çıktı.

Cem Köksal: Parti adı çok kirletilmiş bir şey. Siyasi partinin kirletilmesinin nedeni tüzüğüdür. Eğer iktidar partisinin üzerinde otorite yazıyorsa, o ülkenin demokratik olma şansı yoktur. Milletvekili adayları sadece ilçeler ve iller ile ön seçimle belirlenir. Yani buna parti karar veremez, gurup kararı alınamaz. Tüzüğümüz her yerde var, okunabilir. Bir partinin tüzüğü düzgünse o ülkeye demokrasi gelir. Biz Gezi ismine zarar gelmesin diye gecemizi gündüzümüze kattık.

Bu çok iddialı değil mi? Bu insanlar aynı masaya otururlar ama aynı hedefe nasıl yürüyecekler?

Teoman Kumbaracıbaşı: Biz kaybettiklerimizin karşılığını almak zorundayız. Çarpısız, (forumlardaki durumu kast ediyor) tebaasız birbirimizi dinlemek zorundayız.

Bunun yeri/yolu siyasi parti mi peki?

Cem Köksal: İktidar olmadan bu ülkede hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.

Teoman Kumbaracıbaşı: Bu parti muhalefet olmak için değil iktidar olmak için kuruldu. Ne zaman tüm görüşleri masanın etrafına toplarız o zaman bunu başarırız.

Görsel

“Partiyi kurarken, Gezi’nin içindeki tüm kavramları yazdık”

Peki, nasıl oldu da böyle bir partiyi kurma görevi edindiniz?

Cem Köksal: Özcan Arslan bir Taksim Gezi Partisi sayfası açmıştı. Özcan Arslan bunu açtığında ben de bunun siyasallaşması gerektiğini her yerde konuşuyordum. Mesaj atıp kim olduklarını ve neler yapacağımızı sordum hemen. 30 Haziran’da ilk toplantıda 17 kişiydik ve şimdi o gruptan 4 kişi kaldı. Halka açık filtresiz toplantılar yaptık sürekli. Bu bir süreçti, Gezi Partisi’ni kurarken, Gezi’nin içindeki tüm kavramları yazdık.

Teoman Kumbaracıbaşı: Partiyi kimin kurduğu önemli değil aslında, biz bugün parka kimin çıktığını da sorgulamıyoruz. Çıkılması gerekiyordu, çıkılmalıydı. Bunun algısı zaman içinde oturdu. Bu partinin kurulması da insanlar tarafından sorgulanacaktır. Parti kurmanın sonucunda ulaşmak istediğimiz yer iktidar, iktidar olmak istememizin nedeni de bu anayasayı yaşanabilecek bir ülke olacak şekilde değiştirmek. Duran Adam’a neden durdun dendi mi, denir mi yani? Aynı şekilde biz de aynı saygıyı bekliyoruz insanlardan.

“Gezi ruhunun kavramsallaşması gerek…”

Burada şu sorulabilir öyleyse, Gezi’yi temsil etme hakkını nasıl kendinizde buldunuz?

Teoman Kumbaracıbaşı: Orada durma hakkını nasıl bulduysak öyle. Gezi Partisi kuruldu diye Gezi ruhuna zarar gelir mi? Eğer biz parka çıkmasaydık park diye bir şey olmazdı. Eleştiren gelsin, katılsın. Bizim aklımıza geldi diye biz bu meseleyi sahipleniyor değiliz. İnsanlardan  şu metanetli bakışı istiyoruz:  İnsanlar sokaklarda öldüler, kafalar kırıldı, cenazeler kaldırıldı, mahkemeler sürüyor, davalar ve birsürü acılı aile var. Bunların  travmalarını biz daha senelerce yaşayacağız. Kardeşlerimizi öldürenler neredeyse yargılanmadan kurtulacaklar. Bu işin gerçekten yazılı olarak çözümlenmesi gerek. O zaman Gezi ruhunun bu ülkede iktidar olduğunu hayal etmenin, bunu istemenin, bunun için çalışmanın garip bir yanı mı var? Ne kadın haklarında ne hayvan haklarında bir adım ilerleme yok. Bundan başka bir alternatif kalmadığını düşünüyoruz. Daha iyi önerileri, fikirleri olan insanları tanışma, teşkilatlanma toplantılarına bekliyoruz. Yaptığımızdan daha iyi bir çözüm yoksa biz iktidar olana kadar çalışmaya devam edeceğiz. Bu bir dirayet, inanç meselesidir. Bugün geç kalmak istemiyorum. Çocuğumun gözünün gaz fişeğiyle çıkarılmasını, polis tarafından öldürülmesini istemiyorum. Biz bunları konuşurken bu ülkede kolunu on santim kaldırabilen tekerlekli sandalyeye mahkum engelli arkadaşlarımız sokağa çıkamıyor, çocukların sokaklarda hayatları mahvoluyor. Ben Gezi ruhunun kavramsallaşması gerektiğini ve hayatımızın bir pratiği olması gerektiğine inanıyorum. İnandığım için de bu partinin içindeyim. Gezi ruhunun pek çok direniş noktası varsa, siyasette bu direniş noktalarından biri olmalıdır. Kimin kurduğunun bir önemi yok, bir başkası kursun biz onun yanına gidelim.

Cem Köksal: Gezi’yle ilgili en ufak bir şüphem yok kendimin Gezi mensubu olduğuna dair. İsteyen açıp Facebook’tan tüm söylemimi, gönderilerimi görebilir. Zaten isteyen herkes gelip “bunu temsil etmek istiyorum” diyebilir. Neden inandığımız bir şeyin peşinden koşmayalım? Ben bu uğurda her şeyimi vereceğim, bunu lütfen hayatta tutalım yoksa gidecek elimizden. Biz bu partiye bir ideoloji ya da engel koymadık. Tüm teslimiyet haklarını verdik. İnsanların katılımına engel hiçbir şey yok burada. Gezi’deyken zaten parti kurulması gerektiği konuşuluyordu, biz kurunca da  “niye kuruldu?” diyorlar.

“Biz evrimleşen, iyiye doğru yönelen bir partiyiz.”

Teşkilatlanma süreciniz nasıl gidiyor?

Cem Köksal: Şu ana kadar on iki il gezdik ve teşkilat kuruldu. Biz bu işin sadece iktidar olarak çözüleceğine inandığımız için şu hedefi koyduk: Türkiye’nin her yerinde olacağız. Bu yüzden de yeni bir sistem geliştirdik. Merkeziyetçi bir yönetime sahip değiliz. Bütün ilçelerin beraber oluşturduğu bir ortak alanımız var. Her ilçe kendi kendini yönetiyor, merkezden aktarılan bir finans ve politika yok. Gaziantep’in sorununu biz İstanbul’dan bilemeyiz, İstanbul’un yaşadığı sorunlar Gaziantep’ten bilinemez. O yüzden mekanizmamızda tohum atmak var her yere. Gezi her yerde! Bir hafta içinde Gaziantep’te teşkilat kurduk mesela. Bir ay sonra bir günde on ilde, iki ay sonra bir günde yirmi ilde olacağız. Çünkü bizim partimizin bir lideri yok. Bizim partimizin sözcüleri var. Bu bir avantaj. Ortalama beş saat kadar süren bir teşkilatlanma toplantısı yapıyoruz. O beş saatten sonra o bölgeye bir otonom, bir kimlik kazandırmaya çalışıyoruz. Kuruluş bildirgemizle, çalışma sistemimizle ilgili bilgi veriyoruz. O toplantıdan sonra iletişim sistemimizi kurup geri çekiliyoruz. Biz evrimleşen, iyiye doğru yönelen bir partiyiz.

“Parti aslında bir ağaç gibi; kökleri, kılcal damarları var.”

Anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla siz bir iletişim ağı kuruyorsunuz.

Teoman Kumbaracıbaşı: Bir haberleşme merkezimiz/havuzumuz var. Bu haberleşme havuzunun ulakları var. Yani her otonom ilçenin her örgütlenmenin habercisi var. Bu haberci o otonom bölgede yapılan tüm işleri merkez havuza atıyor. O havuzda bu işleri diğer otonom ilçelerin ulakları görüyor. Orada eğer hoşuna giden bir şey varsa kendi teşkilatına taşıyor veya tartışmaya açık bir şey ise tartışılıyor ve yanlış bir şey görüyorsa oy birliğiyle tartışıp konuyu delegesine taşıyor. Delegeler de konunun partiye uygun olmadığına karar verirse o hareket uygulanmıyor. Otodenetim sistemimiz var.  Bu bir tasarruf hamlesi, bir seferberlik, aynı zamanda yardımlaşma ağı. Biz organik bir yapı kurmaya çalışıyoruz. Parti aslında bir ağaç gibi; kökleri, kılcal damarları var. Kılcal damarlar olmadan kökler, kökler olmadan gövde, gövde olmadan kollar, kollar olmadan yapraklar, yapraklar olmadan meyve olmaz. Meyveler bizim ana politikamız o yüzden liderimiz yok. Sokakta da lider yoktu ama organizasyona ihtiyacımız var. Tüm görüşler ile göz göze bakıp yüz yüze konuşabilirsek aşamayacağımız sorun kalmaz. Tüm inanışlar çok kıymetlidir; hepsinden öğreneceğimiz şeyler var. Parkta da bunu gördük. Örgüt insanları olmadan barikatlar kurulmazdı, Antikapitalist Müslümanlar olmadan da Yeryüzü Sofraları olmazdı. O yüzden biz tüm referanslarını parktan ve sokaktaki eylemlerden alan bir parti olmaya çalışıyoruz. Çağıran herkesin ayağına gitmeye hazırırız.

“Biz genel başkan seçiyoruz ama yetkilerini elinden alıyoruz.”

Yatay örgütlenme ile hareket ettiğinizi söylemişsiniz. Ülkede var olan dikey demokrasi anlayışı size pürüzler çıkaracak mı?

Cem Köksal: Şu güne kadar hiçbir zorluk yaşamadık. Her şeyi yasalara uygun yapıyoruz. Sistemde tüzüğünüzü doğru yazarsanız sorun yaşamazsınız. Dikey demokrasinin size yaptırabileceği bazı şeyler var, zorladığı şeyler.. . Mesela genel başkan seçmeyi şart koşuyor. Biz genel başkan seçiyoruz ama yetkilerini elinden alıyoruz.

Teoman Kumbaracıbaşı: Dünyada genel başkanı ve yönetim kademesi belli olmadan tüzüğü yazılmış ilk partiyiz. Bu partide yolsuzluk yapılırsa bundan genel başkan sorumlu olur ama genel başkanın yetkisi yok. Görevleri ve sorumluluk alanı çok ama yetkisi yok. Mesela ilçelerin kendi sözcüleri, delegeleri, saymanları var. Tüm kademeler var ama yatayda duruyorlar. Mesela ilçe başkanı otonom bölge için karar veremez. Bu kararlar için oy birliği gerekiyor. Oy birliği yapılmadan bir eylem yapılamıyor. Kuruluş bildirgemizde net bir şey var: Arkamızda hiçbir güç, sermaye, lobi yok. Bu parti kendi aramızdaki paralarla kuruluyor.

Gezi Partisi olarak diğer parti ve kişilerle polemiğe girmeyeceğinizi söylemişsiniz. Onlar sizinle polemiğe girdiğinde ne yapacaksınız?

Teoman & Cem: Neden onlara cevap verelim ki? Çok işimiz var bizim. Biz ülkeyi değiştirmek istiyoruz. 81 ilde teşkilatlanmak istiyoruz.

 

Gezi sürecinden sonra o dönemle ilgili bir üretim gerekiyordu diye düşünüyorum. Bir parti kurmak bununla bağlantılı bir şey. Sosyal medyada ise Gezi Partisi’ni fırsatçılıkla adlandıranları da görüyoruz. Bu insanlara söylemek istediğiniz şey nedir?

Teoman Kumbaracıbaşı: Eleştirilere açığız, hakarete değiliz. Çok ağır eleştiriler geliyor. Yüzümüze söylemekten çekinecekleri şeyleri bir yerlere yazmalarını istemiyoruz. Bu partide çalışan insanların hangi bedelleri ödeyerek bu partinin altına imza attığını bilmiyorlar, biz bunun reklamını yapmıyoruz.  Bu direnişte yedi kardeşimiz hayatını kaybetti, bizim hayatımızdan herhangi bir şey vermemizin önemi yok, bizlerin şahsımızın üzerine gelinmesini doğru bulmuyorum. Hakaretleri eden arkadaşlarımıza sesleniyorum, lütfen gelip yüzümüze söyleyin

Cem Köksal: Biz yüz yüze konuşmayı seviyoruz. Toplantılara gelmiyorlarsa da takip edip izleyebilirler.

Reklamlar

Durukan Dudu: “Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma”

Biz hangi kuruluşa üye olsak da dünyayı ucundan kurtarmaya çalışsak diye düşünürken, o Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nde ve Yeşil Gazete’de çalışıyor. Biz alıp başımızı bir yerlere gitme planlarımız arasında şehirlerin kirli kaosu içinde zaman kaybederken, Durukan ve arkadaşları kırsalda hayatın kendisine dokunuyor. Birçoğumuzun tersine hayatları ofisler içinde çürüyerek, alarmlarla rüyaları bölünerek geçmiyor. Gökyüzünün, doğanın tadını doyasıya çıkararak, doğanın içinde var olarak hayatlarını sürdürüyorlar Ormanevi’nde. Durukan Dudu ile Gezi’den kırsala uzanan bu keyifli söyleşiyi okuyabilirsiniz.
1094845_10151847359146079_194259947_n

Her şeyi bırakıp köye yerleştin. Şehir senden neleri götürüyormuş, hangi parçalarını kaybediyormuş insan analiz edebildin mi?

“Her şeyi bırakıp köye yerleşmek” deyişine katılmıyorum, oradan başlayayım. Kentin her şeyin olduğu yer, kırın ise ekonomik, sosyal, kültürel ve bilgi anlamında yokluk veya inziva yeri olduğu düşüncesinin hepimizin dil ve dimağlarımıza bu kadar işlemiş olması, insanları kentlerde yığınlar halinde tutmak isteyen standartçı, kalkınmacı söylemin başarısını gösteriyor aslında.

Kırsala bir kaçış olarak dönenler vardır muhtemelen, ama Ormanevi Kolektifi için durum bu değil.

Şehir ve kırsal yaşamın insanda sivrilttiği ve körelttiği noktalar gerçekten farklı. Şehirde bir yaşam destek ünitesine bağlı yaşıyoruz aslında, “yabancılaşma” dediğimiz süreç bu son derece gündelik yaşam halinin doğrudan yansıması. Yaptıklarımızın, eyleyişlerimizin sonuçlarını görmüyoruz şehirde; çok uzun ve karmaşık bir neden sonuç ilişkisi içinde kayboluyor. O yüzdendir ki, şehirde canımızı sıkan bir sahneye üzülerek bakıyoruz ama o sahnenin sebebinin çoğu zaman kendi yaptıklarımız (ya da yapmadıklarımız!) olduğunu göremiyoruz. Kırsalda ise gerçekten ne ekersen onu biçiyorsun: Yaşam alanını kirletirsen, temizleyecek birileri yok. Yağmur altında metal bırakırsan paslanıyor. Erzağın hazır değilse aç kalırsın, acıktığında pizza siparişi veremiyorsun. Yaptığın saçmalıkları arkandan toplayan bir yaşam destek sistemi yok, onu demeye çalışıyorum.

Bu durum, benim hayatın nihai amacı olarak tanımladığım “yaşadığının farkında olma”ya çok yardımcı oluyor.

Toprakla önceden bir bağın var mıydı?

Tarımsal üretim anlamında soruyorsan, yoktu. Küçükken yaz tatillerinde köye gelir, dedeme yardım ederdim falan ama… Buna tam anlamıyla bir bağ diyebilir miyiz, emin değilim. Ekoloji ve kırsal kalkınma uzun süredir içinde hem aktivist, hem eğitmen/yazar, hem de profesyonel olarak bulunduğum alanlar; doğada var olmak da yaşamımın her daim somut bir parçası oldu (fantezi edebiyatındaki “ranger” karakteriyle özdeşleştirdim hep kendimi, bu arada! =)).

Ama yok, hayır. Kırsalda 4 mevsim yaşamadan toprakla hakiki bir bağ kuramıyor insan. Kurduğunu sanıyor, ama tam olmuyor. Yaşamının toprağa bağlı olduğunu bilmek yeterli değil, bunu yaşamak, gözlemlemek lazım. Ve toprağa akıtmak alnındaki teri.

2

Köy halkı ile iyi ilişkiler kurmuşsunuz. Onlardan doğa ve insanlık hakkında neler öğreniyorsunuz?

Köylerde kocaman bir bilgi birikimi var. “Köylü bilgeliği” dediğimiz şey romantizm değil, gerçek. Öte yandan, bu bilgi yoğun girdili tarım pratikleri, kendine yeterliliği temel alan ‘köylülük’ten sadece ekonomik kazanca dayalı ‘tarımsal üretici’ olmaya itelenme, köylerdeki sosyal yapının (şehri yücelten modernitenin de temel etkisiyle) bozulması gibi sebeplerden çok hızlı aşınıyor.

Bizim ilk gözlemlerimizden biri şu oldu: Köylüler çok pratik insanlar. “Köylü kurnazlığı” deyimi de buradan gelip yerleşmiş şehirlilerin diline, sanırım. Az önce de bahsettiğim, şehirdeki o yaşam destek ünitelerinden bağımsız yaşadığı için köylüler, hem her işten az-çok anlamaları gerekiyor, hem de “topluluğun” önemini kendi yaşamlarından, doğrudan biliyorlar.

Toprağın tavı, tarım ve üretim aletlerinin kullanılma şekli, mevsim dönüşlerinin zamanı ve şekli ilk aklıma gelenler. Dolunay ve yeniay sırasındaki hava durumuna göre takip eden 2 haftanın hava durumunu tahmin edip planlama yapmayı da köyde öğrendik. Tohum ekmeyi, kuruluk yapmayı, mahsul toplamayı… Tabi bunları “abi bana bi’ öğretsene” diyerek öğrenmiyorsun. Bol dinlemece, bol muhabbet, bol hata, bol doğru yaptığını değiştirip hata yapmana neden olan köylüler… Her şeyi dinlememeyi de öğreniyorsun bir süre sonra, ya da kimden neyi dinlemen gerektiğini. Biz en başlarda sadece dinleyendik, sonra soru da sorabilecek kıvama geldik bilgi ve tecrübe olarak. Geldiğimizin 10. ayında falan tartışıp ikna edebilir, bazı konularda “He öyle de oldu demek, vay be iyi oldu öğrendiğim” dedirtebilir noktaya geldik.

Hem şu da var; bu hep beraber deneyimlenen, kolektif bir öğrenme süreci aslında. Ben ondan bakla ekmeyi öğreniyorum, o bizden internete girmek için yardım alıyor. Hatta o bizden  çatı yapmayı görüyor (bizim hakoşun – çerkesçe dış mutfak demek- çatısını yaptık bu sonbaharda, baya’ hayran kaldı gören köylüler), ben ondan ilçede bir evrak işimi nasıl, nereden halledeceğimi.

Yeri gelmişken, kırsal hakkında çizilen son derece romantik fikri resimleri de çok sağlıksız buluyoruz. Bir defa , her şeyden önce yanlışlar! Şehirden bakınca “köylümüz tertemiz, çok akıllı, en bi’ süper insanlar” ile “köylüden cacık olmaz, cahiller zaten!” gibi iki adet son derece isabetsiz romantik aşırılığa saplanıp kalıyoruz çoğu defa, meşrebimize göre. Gerçeği görmemize engel olan yanlış ve gerçekten saçma önkabuller bunlar. Köylü, insan. Senin benim gibi. Dertleri, tasaları, umutları, duyguları, korkuları ve fazlalık ve eksiklikleriyle.

Farklılıklar var tabi, yaşam koşullarnıdan (yani yaşam destek ünitesine bağlı olmakla olmamak arasındaki farktan), bir de sosyal etkileşimin gerçekleştiği çevrenin çeşitliliğinden kaynaklanan…

Köy insanı ile şehir insanı arasında nasıl farklılıklar var?

Bir defa dil farklı. Türkiye’nin her bölgesinde farklı dilleri konuşuyor insanlar, evet, ama bahsettiğim farklı bir şey. Kırsaldaki yaşamın gerçekliği, ya da lafta olmayışı diyelim, dilde de hem çok mantıklı, hem çok basit, hem de çok bereketli bir zenginlik yaratıyor kendiliğinden.

Düşünme şekilleri de farklılaşıyor kırsalda. Çok daha sonuç odaklı düşünüyorsun. Süreci önemsizleştirmiyor bu, ondan bahsetmiyorum. Ben misal, sırf lafta kalacağı belli fikir, muhabbet ve oluşumlara şehirde yaşarken daha çok katlanıyordum, artık pek zaman ya da emek ayırmıyorum öyle durumlara.

Bir de şu var da, nedenini tam çözemedik henüz: Köye geldik, bi’ şeyler yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz. İnsanlara soruyoruz, “Abi bu iş olur mu böyle?” diye. Ne desek “Cık, olmaz” diyorlar. “Şöyle olur mu?” diyoruz, ona da “Yok” diyorlar. Sonra bi’ ara canımız mı sıkıldı artık neyse, “Abi bu iş olmaz di’ mi?” diye sormaya başladık. Baktık hemen “Olur tabi ya, neden olmasın. Bak şöyle şöyle olur” diyorlar. O günden beri, özellikle de deneysel işlerimizi hep “Abi böyle böyle yapacağız da, olmaz di’ mi o iş?” diye soruyoruz. “Olur tabi, gel otur bi’ konuşalım nasıl olur” diye dahil oluyorlar sürece.

Milliyet’e verdiğin röportajda köyde olmanın nedenlerinden birini de asosyal olmayı istemek olarak açıklamışsın. Neydi seni asosyalliğe iten?

Bu benim bugüne kadarki hayat yolculuğumla ilgili doğrudan. Her tarakta bezi olan tiplerdendim hep, hala da öyleyim gerçi =) Kurtulamıyor insan, özellikle de tarakların güzelliğini ve bizim Ormanevi Kolektifi’ne de çok farklı yönlerden ve şekillerde verdiği katkıları deneyimledikçe… Ben biraz kafamı boşaltmak, insan ilişkilerimi azaltıp hikaye ve roman yazmaya yeniden başlamak, müzik çaalışmak, 4 asırdır falan istediğim el yapımı yay ve ok yapımına girişebilmek falan istiyorum. Orada bahsettiğim de böyle bir şeydi.

İnsanın kaosa olan ihtiyacını nasıl karşılıyorsun?

Kaos ihtiyacımı misliyle karşılıyorum hala, istesem de istemesem de. Ormanevi Kolektifi olarak burada yaptıklarımız bile, tek başına, bir insanın hayatında isteyebileceğinden çok kaos barındırıyor zaten. Biz, şehir hayatından bıkıp kırsalda kendimizi izole etmeye kaçmış bir grup insan değiliz. Hayalini kurduğumuz ütopyayı, mikro-toplumu, ekoköyü gerçekleştirmek için yola çıkmış insanlarız. Böylesi bir yolun da, yani sıfırdan “anaakım dışı”, hatta bildiğin ütopik/radikal bir yaşam kurmanın da içindeki binbir etmen ve dinamik nedeniyle istemediğin kadar kaotik olduğunu tahmin edebilirsiniz =)

Bunların yanısıra, Yeşiller Partisi’nin ardından Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kurucu ve PM üyesiyim. Yeşil Gazete ekibindeyim. Buğday Derneği Tohum Takas Ağı Yönlendirme Komitesi’ndeyim. Dışarıya profesyonel olarak eğitimler veriyorum, kırsal kalkınma girişimi üyesiyim, konferanslara katılıyorum. Kitap editörlüğü yapıyorum, Savory Enstitüsü’nün “Bütüncül Mera Yönetimi”nin Anadolu temsilcisi olma hazırlığımız var, resmiyete dökülmek üzere, onun binbir işi var, örnekler uzar gider. Misal, Ekim başında, Aralık sonuna kadar her haftasonum doluydu, orada burada. Bunları böbürlenmek için yazmıyorum, o böbürlenme ihtiyacını duyduğum dönem geride kaldı. Bıraksalar 6 ay çıkmam köyden dışarı, ama yeni bir yaşam kurmanın keyifli bedelleri bunlar – geçiş aşamasının gerektirdiği şeyler.

1

Hayatın daha gerçek, daha öz olan tarafına dokunuyor gibisin. Oradan buralar nasıl görünüyor?

Öyle bi’ dokunuşum var mı bilmiyorum da, kırsaldan şehir keyifli görünüyor. Saçma işler ve gereksiz dikeyliklerle, kurumlarla fazla uğraşılan bi’ yer tabi – ama bunu gözlemlediğim için değil, kendim de hayatımın 28’de 27’sinde bir fiil yaşadığım için biliyorum =). Bir de bedenine ve ruhuna ihanet etme durumu var, sürekli. İstanbul’a gittiğimde çok net fark ediyorum bunu; çişim geliyor misal, metrobüste. 2 saat tutmam lazım. Kırsalda en fazla 1 dakika. Ya da uzanmak istiyorum o an, akşama kadar, eve girene kadar beklemem lazım! Bildiğin işkence, düpedüz ihanet be! :)

Şehrin güzellikleri ayrı. Şeyleri ve durumları iyi ya da kötü olarak tanımlamak çok anlamlı gelmiyor bana. Her şeyin, şehrin de kırsalın da ayrı bedeli ve ödülü var; hangi ödüller için hangi bedelleri ödemeyi istediğinle alakalı mesele. İstediğin bedeller ve ödüllerin yoluna girebildiğinde bedel ve ödül ayrımı da ortadan kalkıyor zaten. Buradaki yaşamı “hep tatil-hiç tatil” diye tanımlıyoruz biz, onun gibi…

Gezi olayları aslında ağaçlarla başladı. Ağaçların, insanların haklarının savunulduğu büyük bir isyana dönüştü. Ama sanki Y kuşağı bu olaylardan sonra doğanın önemini daha bir fark etti. Bu doğa anlayışının sürmesi neye bağlı? Bu duyarlılık noktası nasıl artırılır?

Gezi’yle beraber ciddi bir mobilizasyon ortaya çıktı. Bunun en güzel kısmı da sıkılmışlığa ve sıkıcılığa karşı bir direniş olması. Yaşam alanlarını korumak, parklara sahip çıkmak… Bunlar modernitede allayıp pulladıkları standartlaşmanın, griliğin, yaşamın anlamının içini boşaltma çabalarının yarattığı sıkıcı ciddiyetin doğrudan hayatımıza dokunduğu noktalar. “Hayatında Gezi Parkı’na gitmeyenler eylemdeydi” diye surat asan sıkıcı ciddilerin kaçırdığı nokta da bu, insanlara dayatılan hem soyut hem de somut gri cenderenin, aynılığın ayyuka çıktığı an oldu Gezi. Bir de tabi, çok şenlikli direniş – Öyle bir şeydi ki direniş, katılmayan “yüzyılın partisini” kaçırdığı hissiyatına girdi.

İşte bu şenliklilik hali insanların bir araya gelmesini, bir arada yaşadıklarının ayrıdına varmalarını ve bir daha unutamayacakları bir birliktelik, keyifli bir kolektiflik tadı almalarını sağladı. İnsanlar mutlu oldu yau, ötesi yok bunun! Önce kendilerine, sonra etrafındakilerine duymaları gereken ama kaybettikleri güveni (çünkü kolektif yaşam buna bağlıdır, ve şehir de bir kolektif yaşamdır – ölçeği sosyolojik anlamda olması gerekenden yüzlerce kat fazla olsa da) geri kazandılar.

“Reclaim the power!” (Gücü yeniden eline al!) yerine, “Reclam the Trust” (Yine ve yeniden güven duy, kendine ve insanlığa, diye çevirelim madem) hareketi oldu Gezi, yani.,

Gezi’nin açık ara en büyük getirisi bu oldu, ve bu tahmin edebileceğimizden, havsalalarımızın alabileceğinden çok ama çok daha büyük bir kazanım. Bunun devamı istesek de istemesek de gelecek; ama süreci kolaylaştırmak için iki basit önerim var, katıldığım aktivizm ve iletişim eğitimlerinde de bahsettiğim:

Keyif almadığın işi/eylemi/direnişi yapma. Keyif almıyorsan, eve “yarın da hemen geleyim koşa koşa, bu insanlarla beraber!” diye gitmiyorsan ya yaptığın iş yanlıştır, ya da yapma şeklin ve yaklaşımın.

Herhangi bir şey yapmak için insanları bir araya toplamaya çalışma. Başlamak için 2 kişi iyidir, 3 kişinin tadından yenmez. 4’ü bekleme. Az kişi başlamanın sonsuz nimetlerini kaçırma.

Ha bir de, dalga geçmek. Önce kendinle, sonra yanındakilerle ve bütün varoluşla. Sırıtarak değil ama, kahkahalarla.

Antikapitalist Müslümanlar: “Bir din otoritenin eline geçtiğinde sömürü düzeniyle iç içe geçmeye başlıyor.”

Antikapitalist Müslümanlar’ın dönem sözcüleri Özgür Kazım Kıvanç ve Yasin Aygün ile söyleşi yaptık.  Onların derdi eşitlik, adalet. Onlar dini kendilerine uydurmayan insanlardan oluşuyor. Antikapitalist Müslümanlar, temiz bir vicdana, sağlıklı bir kafaya, iyi bir kalbe sahip olmanın peşindeler. 

Kardelen Uysal Görsel

Sömürü düzeninin temelinde yoruma açık hadisler yer alıyor”.
Bir Müslüman nasıl kapitalizm noktasına geçer?

Özgür:  Fakir insanların zenginlere ihtiyaç duyarak yaşama süreci Emeviler’den başlıyor. Bu bir mantalite sorunu. Dinin otoriter hale geldiği, devletleştiği bir ortamda dini kendine uygun hale getiren bir düzen oturuyor. Aslında İslam’ın kapitalistleşmesi süreci. Dolayısıyla İslam’ın kapitalistleşmesi Emeviler’den bu yana süren bir yozlaşma hali aslında. Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar’dan başlayarak günümüze kadar devam eden bir süreç. Yoruma açık hadislerin kendi saltanatlarını sürdürmeye yarayacak şekilde yorumlanması ile bu durum oluşuyor. Örneğin Kuran’a geçen bir ayette “Allah dilediğini zengin dilediğini ise fakir kılar. Bu Allah’ın takdiridir” cümlesini bu zihniyettekiler zenginlik ve fakirlik ilelebet sürmesi gereken bir şey olarak algılanıyor. Aslında Allah orada zengine konuşuyor. Diyor ki “size zenginliği verdim. Size bu zenginliği ilelebet sizin olsun diye vermedim, diğer insanlarla eşit oluncaya kadar dağıtın diye verdim.” Kuran bunu zaten zekâtla, infakla, sadaka ile formüle ediyor. Bir din otoritenin eline geçtiğinde sömürü düzeniyle iç içe geçmeye başlıyor.

Yasin: İslam’da bize göre gerçek olmayan şöyle bir hadis var: Allah zengin kulunu sever. Bu tür yalan Kuran’la örtüşmeyen uydurulan hadisler yüzünden kapitalistleşmekte beis yok diye düşünüyorlar. Bu da kapıları açıyor, milyonlarca insanı etkiliyor.

“Sofranda ateşe tapana da yer olmalı.”

Mehmet Murad İldan demiş ki: “İyi kalp, en iyi dindir; ışığı, en güçlü ışıktır.” Sizin bu doğrultuda ilerlediğinizi söyleyebilir miyiz?

Özgür: İyi insan olmak sadece Müslümanlara has bir şey değil. İnsan herkes için adaleti savunmalıdır, Müslüman olmak böyle bir şeydir. Yani asla hayatınıza sokmayacağınız insanlar dahil olmak üzere kendinize hak gördüğünüz şeylere onun da ulaşması için çabalamalısınız. İbrahim Peygamber’in dediği gibi: “Sofranızda ateşe tapan bir insanın yeri olmalı.” İslam’ın anlayışı budur.

Yasin: Dinin de maksadı iyi bir kalp, sağlam bir vicdan, temiz bir akıl oluşturmaktır. Bakış açısına göre doğru olabilir ama ontolojik olarak noksan. Allah tüm özü kendinden var eder. Olayı kalpten başlatmak insanı şüpheye düşürebilir.Çünkü kalp neticede bazen kendine de çalışabilir. Din belirlenmiş en kadim yoldur. Çünkü Kuran’da Allah şöyle der: “Ben size öğrettim.” İyiliğin de kötülüğün de kaynağının kendisi olduğunu söyler. Ontolojik olarak olayı dinden başlatırsak daha doğru olur diye düşünüyorum. Kalp tek başına yetmez, kalbe de o kadar yüklenmemek gerek. Din tüm bunların uyumlu çalışmasını sağlam, sağlıklı bir vicdan oluşturmasını temin eder.

“AKP, Emevi zihniyetini taşıyor.”

İktidarın İslam’ı yanlış anlattığını söylemişsiniz bir röportajınızda. Size göre hangi noktalarda yanlış anlatılıyor İslam?

Özgür: Mesela şu anki AKP zihniyeti 1300-1400 yıl önceki Emevi zihniyetinin karşılığı. Peygamber kendine ayrıcalıklı bir yaşam sağlamadı ve ayrıcalıklı sınıf da yaratmadı. Yaşadığı yerdeki tüm insanlarla ortak bir barış ortamı yarattı. İslam’ın tam karşılığı budur: Sizin kendinize hak gördüklerinizi sizden olmayanların da hakkı olduğunu bilerek bir toplum içinde var olmak ve barılı hâkim kılmaktır. AKP’nin politikası kapitalizme, emperyalizme hizmet eden bir politikadır ve kapitalizmden de emperyalizmden de barış çıkmaz. Çünkü sömürü ilişkisi üzerine kuruludur. Bu yüzden AKP İslam’ı temsil edemez.

Tüm halkların iktidara karşı mesafeli olması gerektiğini söylemişsiniz.  Bu mesafeyi nasıl, hangi şekillerde koyabiliriz? http://vagus.tv/2013/08/17/antikapitalist-muslumanlar-aleviler-yuzyillardir-bedel-oduyorlar/

Özgür: Nihai hedef aslında tüm halkın ortaklaşa bir iktidar oluşturması ve bunun devamlılığı olan bir yapı haline gelmesi. Kimsenin otoriteyi ve mülkü tekeline almadığı ortamla mümkün olur. Yani kimsenin mülk ve otoriteyle sivrilmemesi gerekir. O yüzden mevcut parlamenter sistemin içerisinde iktidar hedefi koyan herkese karşı halklar mesafeli olmalı;  çünkü bu yapı halklara değil kendilerine hizmet eden ayrıcalıklı zengin bir sınıftır.

“Kadın erkek eşitsizliği İslam öncesinden kalma bir gelenek.” İslam gibi dinlerde, kadının toplumda pek bir değeri ve önemi olmadığını biliyor ve görüyoruz. Sizin tipik İslam anlayışınız içerisinde kadının yeri nedir? 

Özgür: Bu İslam’la ilgili bir problem değil. Tamamen İslam’ı uyguladıklarını iddia eden ülkelerin ayrıştırıcı politikasının ürünü. İslam’ın özünde eşitlik vardır. Allah ayette de erkeği de kadını da aynı özden yarattığını, erkeğin de kadının da aynı haklara sahip olduğunu söyler. Fakat Arap Yarımadası’ndaki geçmişten gelen kadın erkek ilişkisi İslam’ı toplumlara kadın erkek eşit değilmiş gibi yansıttı ne yazık ki.

Yasin: Ben bu tespite katılmıyorum. Bizim İslam onun İslam’ı diye bir şey yok. Kuran’da, çok net bir ifade yer alıyor: “İnanan erkekler, inanan kadınlar, çalışan erkekler çalışan kadınlar.”  Aslında bugünün tabiriyle pozitif ayrımcılık var. Kadının yeryüzünde eşit hale gelebilmesi için daha büyük avantajlar sağlıyor. Bu aslında eski bir mesele. Erkek egemen yapıdan gelen bir mesele. Ta Adem’den beri olan bir durum. Erkeğin daha güçlü olması, kadının toplayıcı olması vs ile erkek kadını ezebilmiş. Burada biz mülk ve otorite sorunu görüyoruz. Gücü eline geçiren erkek kadını kendi mülkü gibi görebiliyor. Aslında İslam bunu dengelemeye çalışıyor ve kadına da ayrıcalıklar sağlıyor. Görsel “Tasavvufta hak mücadelesi yok, hayat maalesef kavga ve mücadele gerektirir.”

Tasavvuf ve sol görüşle ortak noktalarınız var mı?

Özgür: Buna kişisel olarak cevap vermek istiyorum. Tasavvuf çok hazzettiğim bir konu değil. Daha çok kişisel gelişime hizmet eden ancak toplumsal mücadeleye vurguda bulunmayan bir yapı düşünüyorum tasavvufu. Mevlana’dan örnek vermek gerekirse; yaşadığı çağda Haçlı Seferleri’nde insanlar kılıçtan geçirilirken yaşadığı yerden dışarı çıkmamış, bu konularla ilgili tek kelime etmemiş bir adamdır Mevlana. Kişisel gelişim ile ilgilenmiş ve bu aşamaları kitaplaştırarak insanlara aktarmış. Ancak Hazreti Peygamber böyle yapmamış. 40 yaşından sonra toplumun meselesini kendi meselesi haline getirmiş. Köleler ve fahişeleştirilmiş kadınlar için savaşıp mücadele vermiş ölümü göze alarak. İslam’ın özünden böyle pasifist bir yaklaşım çıkacağını düşünmüyorum. İslam tam aksine egemenlere iktidarlara karşı tavrını net belli eden, halkla asla çatışmayan yapıda bir dindir. Dolayısıyla tasavvuftan kişisel olarak pek hazmetmiyorum. Sol görüşle ise yeryüzündeki eşitsizliğin ve adaletsizliğin temel sebebinin mülk meselesi olması anlamında paralel düşünce yapımız var. Fakat bunun nasıl sağlanacağı ile ilgili bir yöntemsel sıkıntı var sol ve İslam arasında . Çünkü sol bu ideal toplumunu kurarken otorite üzerinden kurmayı hedefleyen bir ideoloji.  Otoritenin olmadığı ve mülkün halkların eline eşit olarak dağıtıldığı bir formüle ederlerse elbette uzlaşıp konuşabiliriz.

Yasin: Tasavvuf  konusunda birkaç lafım var. Peygamberimizin en son evinde bir hırka bir lokma bulunmuştur.Tasavvufta ezilen halklar için bir şey yok. Tasavvufun en büyük noksanlığından biri hak mücadelesidir. Bunu hep felsefi olarak tartışırlar ancak hayat maalesef bazen kavga ve mücadeleyi de gerektirir. Sol görüşte işçi sınıfı diktatörlüğü diye bir şey var. O yüzden o konularda sıkıntıları var. Kendi fikirlerini zorla dikte etmekten bence vazgeçebilirler.

 “Cemaat ve AKP arasında mülk kavgası var.”

Cemaat-AKP arasındaki gerginlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özgür: Mülk ve otorite kavgası. Çünkü artık ülkede bulunan tüm kaynakları ellerine aldılar. İkisi de tek olmak ve paylaşmak istemiyor. İki egemenin kavgasıdır, biz bu kavgada taraf değiliz.

Yasin: Bir mülk boyutu bir de ideolojik farklılıkları var. Biri Türkçü kafaya sahiptir mesela. Biz meselenin özünün mülk ve otorite olarak görüyoruz.

“Artık marjinal grup listesindeyiz, Allah’tan başkasından korkumuz yok.”

ODTÜ, Gezi, Armutlu gibi eylemlerde aralarınızdan bazılarını da vardı. Korktunuz mu tutuklanmaktan, yargılanmaktan ya da hükümeti karşınıza almaktan?

Özgür: İçişleri Bakanlığı Gezi olaylarından sonra bir rapor yayınladı. Şiddet yanlısı marjinal grup listesindeyiz biz de. Nerede olduğumuz belli evimiz belli buyursunlar gelsinler ne yapalım. Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

Yasin: Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.

“Muhafazakar kesimde de yaşam tarzına müdahale kaygısı var.”

Muhafazakâr kesimde Gezi olayları nasıl tartışıldı?

Özgür: Maalesef muhafazakar iktidarın olayları yansıttığı şekilde biliyorlar çünkü haber alma kaynakları iktidarın elinde olanlardan ibaret. İnterneti 20 yaşlarındaki gençler dışında yoğun olarak kullanmayan bir zümre muhafazakar halk. Medya maalesef algıyı kirletebiliyor, olayları yanlış yansıtabiliyor. O anlamda bir sıkıntı var Gezi olaylarını kavrayış biçimlerinde. Bir de Gezi olaylarında bir haftadan sonra temsiliyet yarışına girilmesi, halkın temel değerlerinde olmayan şeylerin yansıtılması AKM’nin pek çok bayrakla donatılması gerçekten marjinal bir grup varmış algısı yarattı. Hiçbir temsiliyet çabasına girilmeden, kimsenin kişi olarak önplana çıkmadığı bir halk hareketi olarak kalabilseydi bence geniş halk kesimlerini içinde barındırabilirdi. Ciddi anlamda sarsıcı bir sonuç çıkabilirdi ama ne yazık ki olmadı, beceremedik.

Yasin: Muhafazakar kesimden gelme ailelerdeniz biz de. Olayların nasıl başladığını anlattığımızda onlar da çevreci gruplara hak veriyorlar. Meselenin özünü onlar da anlıyor. Ama sonraki süreçte medyanın manipülasyonu, o eski örgütsel argümanların fazlasıyla kullanılması halkı biraz irrite etti. Gezi sürecini yaşarken muhafazakar kesimden de insanlar gelmeye başlamıştı ama ne zaman örgüt propagandasına dönüşmeye başladı, o zaman  masum duygularla gelen insanlar korkmaya başladı. Halkta zaten 70’li 80’li yılların korkusu var. “Tekrar acaba benzer bir kavganın ortasına mı düşeriz” endişesi doğmaya başladı. Ancak yakın çevreme meseleyi anlattığımda anlaşabiliyoruz.Muhafazakar kesimde “Bu iktidarı kaybedersek ekmeğimizden olur muyuz? İktidar giderse yine eski günlerdeki gibi başörtümüze dokunurlar mı , namazımıza niyazımıza laf ederler mi”  gibi endişeler mevcut.

“AKP ile muhafazakâr seçmen arasında biat değil, zorunluluk ilişkisi var.”

Dindar kesim başbakana biat mi ediyor? Yoksa muhafazakâr tabanda yoksulluk, çevre sorunları gibi konular tartışılıyor mu?

Özgür: Halkın iktidarda AKP mi var başkası mı var çok umurunda olmaz, halk karnının doyup doymadığına bakar. İnsanların temel meselesi karnını doyurma meselesidir. AKP’den bu imkanı daha fazla verebileceğine inandıkları zıt ideolojide bir parti gelse onlara da oy vereceklerdir. Bu bir biat değildir, sadakat ilişkisi hiç değildir.  Kendi inançsal simgelerine dokunan, Cumhuriyet’in ilanıyla kıyafetten dile kadar her şeyine müdahale edilen bir yapıdan bugüne evrilen bir muhafazakar iktidar var. Halk yeni yeni sorgulamaya başladı, başörtüsünün kamuda serbest bırakılması, insanların dilediği gibi dışarıda başörtüleriyle gezmesi, tahrikat cemaat gibi yapıların geçmiş dönemlerde olduğu gibi yasadışı olarak algılanmaması halka başta cazip geldi. Fakat mesele aslında karnını doyurma meselesi. Ama şu fark edilmeye başlandı. Başörtülü de başörtüsüz de çalışsa insanlar asgari ücretle çalıştırılıyorlar, her türlü kredir kartı borçları var, takım elbise de giymiş olsa faturalarını ödeyemiyor. Temel mesele bu ve insanlar bunu fark etmeye başladılar. Bu kesinlikle bir biat ya da sadakat ilişkisi değil, bir zorunluluk ilişkisi.

Yasin: O kadar biat ettiklerini düşünmüyorum, daha çok Karın duyurma endişesinden kaynaklı bağımlılık ilişkisi var. Zaten AKP bu tip özgürlükleri çok ustaca veriyor. İktidarını koruyabileceği dönemlere yayıyor. Köydeki insan bile artık faiz ödemeye başladı. Elindeki son argümanlar tükendikçe, bu krediler patlamaya başladıkça bunlar tartışılmaya başlanıyor. “Aa iktidar bana çalışmıyormuş. Allah’ın savunduğu şeyleri savunan bir iktidardı ama bize faiz yedirtti” gibi algılar yerleşmeye başladı. Ufak da olsa bir sorgulama süreci başladı, biz de bu sorgulama sürecini hızlandırmaya derdindeyiz Kuran’da unutulan ayetleri hatırlatarak.

“Aleviler mülk kavgasına erken uyanmışlar.”

Aleviler antikapitalist fikir dünyasında yer alırken neden Sünniler de bu doğrultuda yürümüyor?

Yasin: Aleviler’in geçmişine baktığımda bu kavgayı sürekli verdiklerini görüyorum. Şeyh Bedretttin, Pir Sultan Abdal gibi insanlar meselenin özünü iyi kavramışlar. Bunu iyi kavradıkları için mülkle ilişkilerini düşük seviyede tutarlar, fazla dünyacı değillerdir. Bunu deyişlerinde de görürüz zaten. Bu meseleleri daha hızlı anlayabilmeleri benim için normal bir şey. Sünni fıkhın etkisi altındaki Müslümanlar’ın bu meseleyi anlamaları Aleviler’e göre daha kolay olabilir.