Sanatını Çöpe Atan Adam Efe Işıldaksoy: “Birinin çöpten ekmek toplaması birilerinin canını yakmıyorsa zaten sanatın da anlamı yok! “

Bir yazı yazdığınızda genelde onu çöpe atmazsınız ya da bir müzik bestelediğinizde çöpün yanına gidip şarkınızı söylemezsiniz. Yaptığınız resmi genelde gidip çöpe bırakmazsınız. Ama bırakan biri var. Efe Işıldaksoy, zebralar, Fridalar, Bukowskiler çiziyor ve çöpün yanına bırakarak eserlerini insanlara hediye ediyor. Bu sıra dışı serginin adı: kafalar hep karışık. Derdi ne para kazanmak, ne ünlü olmak. Tek derdi biraz hediye dağıtmak, biraz ruh görmek. 

Kardelen Uysal

Görsel

Yaptığın eserleri şehrin değişik yerlerine bırakıyorsun. Tepecik, Arnavutköy, Caddebostan gibi yerlere bırakmışsın. Peki, bu yerleri nasıl seçiyorsun? Var mı kriterlerin?

Benzin yettiği kadar.

Seni resimlerini çöpe atmaya iten ilk duygu, ilk ruh hali neydi?

İnsanların ruhsuzluğu beni bıktırdı ve ruhlarını görmek istedim. Beni bu duruma getiren insanların ruhsuzlaşmalarını hissetmemdi. Bir şey satmaktansa bir şey hediye etmek benim çok hoşuma gidiyor. Şu olsun bu olsun diye derdim yok, temel nedenlerden biri hediye vermeyi sevmem aslında.

 Peki, neden resimleri bıraktığın yerleri Instagram’dan duyuruyorsun? Neden duyurmayı tercih ediyorsun? Herhangi birinin alması ile arasındaki fark ne?

Yaptığım işe ulaşamayan insanların ulaşmasını istiyorum. Daha önce işlerimi sergilerde sattım. Sanatın direkt parayla özdeşleşmesini istemiyorum. Global anlamda zaten istemediğimiz birsürü şeyi yapıyoruz; işe, okula gitmek gibi, en basitinden bir futbolcunun küçükken tuttuğu takıma rakip olan takımda oynaması gibi. Benim yaptığım şey tüm bunlara karşı bir duruş sergilemek.

Eserlerini alan insanlar hiç seninle tanışmak, konuşmak istediler mi?

Öyle bir derdim yok, sadece işimi koyup gidiyorum. Sadece sonrasında o tabloyu nereye koyduklarına dair fotoğraf istiyorum. Tek iletişimim bu.

 İnternet üzerinden korsan paylaşımlarla birlikte müzik, film, kitap gibi ürünler fiilen ücretsiz hale gelmeye başladı.  Sence bu aslında sanat için hayırlı bir durum mu?  

Dünya düzeninin şu aşamasında herkesin paraya ihtiyacı var. Parasız bir yaşam formu olduğu zaman bu çok güzel bir şey ama bu formu yakalamak için büyük kriterleri delip geçmek gerekiyor. Belki bunun için ufak bir aşama olabilir bu. Ama şu anki düzende bu olmaz, müzisyenin gitar alması gerekiyor mesela.

 Görsel

Japonlar kum sanatını icra edip ortaya şahane eserler çıkarıyorlar. Ardından eserlerini dalgaların silişini izliyorlar. Böyle bir yol tutmayı düşündün mü hiç?

Daha önce pleksiden 40 metrelik bir heykel yapıp onu dağıttım. Benzer şeyler.

Topraktan dağa, sahilden havaya her şey satılık artık. Sence neler satılık olmamalıydı?

Ruh.

Popüler olan şeyler satılıyor bu yüzden sanatın, edebiyatın, sinemanın anlamı ortaya çıkamıyor. Sence nasıl bir sistemle bunun önüne geçilebilir?

Sistemi sistematik olarak s..kerseniz sistemin önüne geçebilirsiniz.

3

Sanatın değerinin parayla ölçüldüğünü söylemişsin. Sanatın asıl değerini ortaya çıkaran nedir peki?

Başka insanların hayatlarında ileriye dönük değişikliklere yol açmak bence. Şöyle bir mesaj alıyorum mesela: “Ben Güzel Sanatlar’da 2. sınıf öğrencisiyim. Kafam çok sıkıştı para para para dertleriyle. Ama sizin bu yaptığınızla sanatı daha çok sevmeye başladım ve yeniden resim yapmaya başladım.” 15 yaşında bir çocuk sergiye gidip 45 yaşında dünyayı etkileyebilecek biri olabilir. Avrupa’da sanat çok yaygın. İnsanlar, müzelerde, sokaklarda, sergilerde sanat görüyorlar.  Ama maalesef ülkemizde okula gidip sadece hayvan gibi çanta taşıyıp gelme kafası var.

Sanata ihtiyaç duyan bireylerin azalmasının nedeni ne sence? Teknoloji sanatın yerini almış olabilir mi? İnsan ne zaman sanata ihtiyaç duyar?

Sanata ihtiyaç diye bir şey yok. Ekmek, su gibi zaruri bir ihtiyaç değil bu. Fakat insana katkısı çok olan bir şey. Afrika’da en ilkel kabilede bile aslında sanatı görürsün, aslında insanın doğasında var. Herkesin sanat konusunda yeteneği vardır. Günümüz dünyasında ise bunu elde etmek çok zor bir şey.

Sanat ile değişim mümkün mü sence? İnsanlar çöpten ekmek aramadıklarında uygarlaşacağımızı söylemişsin. Sanat bu noktada nasıl bir araç olabilir?

Ben bunun anca resmini yapabilirim. Bu çöpten ekmek aramak meselesi aslında bir metafor. Birinin çöpten ekmek toplaması birilerinin canını yakmıyorsa zaten sanatın da anlamı yok!

Dünya keşke yönetilmeye ihtiyaç duymayacak bir bilince sahip olsa. Günümüz koşullarına bakarak hangi sanatçının dünyayı yönetmesini isterdin?

Hiçbirinin. Öyle bir görevi üstlenecek biri sanatçı olamaz. Yönetmek duygusuna sahip birinin sanatçı olamayacağını düşünüyorum.

Gezi gibi toplumsal olayların içinde sence sanatın yeri nedir?

Toplumsal olaylarda sanatın topluma değişik faktörlerde destek olması bekleniyor. Sanatçının toplum içinde gelişen kötü olaylara tepki vermesi normal ama bence sanatçı tamamen tarafsız olmalı çünkü sanatçının toplumsal olayları her yönüyle değerlendirerek sanatına yansıtması önemli. Bence taraf tutan biri sanatçı olamaz.

Taraf tutmamak daha çok gazetecilerin işi değil mi?

Bu benim fikrim.

 Efe’nin 137 gün boyunca Türkiye’yi gezerek insanlara ”Bugüne kadar yaşadıklarınızdan çıkarttığınız hayat dersi nedir?” sorusunu sorduğu 1+1=3 belgeselini de izlemenizi tavsiye ederim. İnsana insanı sevdiren güzel bir belgesel.

http://www.youtube.com/watch?v=gacGh2upAuQ

Takip için:http://instagram.com/rastarules

Reklamlar

Don Kişot Evi ile röportaj: “Cinsiyeti de sıfırlıyoruz, toplumsal normları da!”

Teyzelerin direniş evi olarak adlandırdığı, kimisinin geri dönüşüm evi dediği Don Kişot Evi’ni ziyarete gittik. İçerideki insanlar harıl harıl çalışıyorlar, kimisi sanata dair bir şey yapıyor kimisi tahtaları taşıyor. Etraf buram buram yaratıcılık kokuyor. Sanki Gezi’nin güzel günlerine döner gibi bir his yaşıyorum. Aynı yaratıcılık, aynı mizah, aynı kaynaşmışlık hissi. Don Kişot Evi’nden Atakan Tan ile evin kimliğine ve amaçlarına dair bir röportaj yaptık.

Kardelen Uysal

Görsel

Don Kişot Evi’nin amaçlarından biri farklı değerler yaratmak. Yaratmak istediğiniz değerlerin günümüz değerlerinden farkı nedir?

Farklı değerler yaratmak derken amacımız herkesin kendisini ifade edebileceği bir alan yaratma isteği. Ana amacımız şehirde nefes alınacak bir yer yaratmak. Yirmi yıldır çöp olarak bırakılan bir binayı temizleyip aktif hale getirmek.

 

“Başka bir dünya inşa etmek mümkün” düşüncesiyle yola çıkan bir topluluk olarak, bir başka dünyanın nasıl olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Dünyayı değiştirmek gibi bir söylemimiz olmadı. Başka bir dünyanın bu saatten sonra pek mümkün olacağını düşünmüyorum. Kendi içimde dünyaya dair çözümüm biz insanların yok olması. Fakat en azından belli sınırlar içerinde kendimize bir alan yaratarak burada kendi dünyamızı yaratmak. Şehirlerde harcadığımız vakti, insiyatif aldığımız durumlarla yeniden kazanmak istiyoruz sadece.

Don Kişot Evi’ni polis basıp Gezi ile ilgili bir olay olup olmadığını sorguladığında, “Gezi ile ilgili değil ama Gezi’nin yarattığı cüretle olduğunu söyleyebilirim” demişsiniz, Gezi olayları nasıl bir cüret ve cesaret verdi sizlere?

Şu cüret ve cesareti verdi. Şunu gördük biz kamusal bir alan üzerinden gidiyoruz, Gezi de kamusal bir alana yayılmıştı. Bu fikri ortaya attığımız bu fikri destekleyecek ve anlayacak insanların olduğunu gösterdi.

Görsel

Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı bir duruşu vardı. Sizin yel değirmeni olarak adlandırdığınız birileri/bir şeyler var mı?

Mutlaka var. Don Kişot’u okuyup anlayan, seven tüm insanların bir yel değirmeni vardır hayatta. Kendi spesifik yel değirmenimi anlatmam bir şey değiştirmez, önemli olan Don Kişot, ben değil. O da kendi mücadelesini kendi şizofrenisinde verecektir diye düşünüyoruz.

Kafa Açan Cumartesiler sayesinde neler öğreneceğiz?

Hep beraber oluşturduğumuz ortaklaşa paydalarda öğreneceğiz. Ulaşım, internet, medya, ekonomi, alternatif ekonomiler, tarım gibi konuları ortak paydalarda birleştirmek istiyoruz. Bu tip sempozyumlar yapılıyordu ancak daha çok otellerde, kendi içindeki gruplar arasında gerçekleşiyordu. Burada amacımız bu ortak paydaşları bir mahallede toplamak, mahallelinin de entegre olacağı şekilde tartışmak konuşmak. Güneş panelleri, yağmur sularını toplamak, permakültür gibi şeylerle biz bu evin ihtiyaçlarını karşılamak istiyoruz.

Bir noktada sadece ortak değerlerimizi, müştereklerimizi hükümete karşı savunmanın ötesine geçip yeni ortak değerler yaratmak gerekiyordu; işgal evleri bunun aracı mı?

İçine yüklediğimiz anlama bağlı. Burası bir işgal evinden öte geri dönüşüm evi. Ana amacımız bu evi geri dönüştürmek. Mülk sahiplerine de sesleniyoruz: Mülklerinizi hayatımıza çöp olarak bırakmayın, bırakırsanız da gireriz. Yeterince içten bir şekilde yaparsak iyi olan herhangi bir şeye dönüşebilir bu ev.

Görsel

Sizden ilham alan birçok forum benzer evler arıyor, onlara ne önerirsiniz?

Kişisel olarak ana amacım bu hareketin yayılması. Şehirlerde alan olmadığı için kabuklarımıza çekiliyoruz. Önerebileceğim şey önce kafalarına koymaları, gerçekten yapılabilir bir hareket çünkü. İkincisi kararlı olmaları. Burada kamusal alan yaratıyoruz aslında, amacın bu olması önemli. Üçüncüsü bir grubun başlangıçta sorumluluğu alması ancak bunun çok duyurulmadan yapılması ve bir alt yapı çalışması hazırlanması. Mahallenin buna uygun olması da önemli bir etken.

 Don Kişot Evi’nde hiyerarşi, emir komut olmadan günlük işlerinizi nasıl hallediyorsunuz? İşleyiş sisteminiz nasıl?

Ortak akıl ile değerlendirerek! Burası özgürlükler alanı ancak burada önemli nokta kişilerin emeğine saygı göstermek, şiddet ve ayrımcılık içeren unsurlar oluşturmamak. 3.sü ise ortak paylaşım içerisinde bir şeyler yapmak. Bunları biraz estetik içerisinde yapmak önemli.

Görsel

İşgal evleri, kamusal alanda da daha özgürlükçü kadın-erkek ilişkileri kurmamızı sağlayabilir mi?

O insanlara kalmış bir şey ama mutlaka sağlayabilir. Ana hattımızda yarattığımız şey “şu anda hiçbir ülkenin sınırları içinde değilsiniz. Böyle olunca cinsiyeti de sıfırlıyoruz. Birçok toplumsal normu ve bakış açılarını da sıfırlıyoruz. Ama bu yine de insanlara bağlı.

Kardelen Uysal

Change.org Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü Dr. Uygar Özesmi ile röportaj: Paylaş, paylaş ve tekrar paylaş!

20131105_191521

Aktivist ve eğitimci Helen Keller demiş ki: “Dünya acıyla dolu belki, ama bir o kadar da acıyı alt edişle dolu.” Sokak hayvanlarının barınma ihtiyacından, çevrilmemiş bir kitaba, seyrek saatli bir otobüs hattından, çarpık dünya sistemine kadar geniş bir yelpazede sorunlarına çözüm arayan insanları imza kampanyaları etrafında birleştirmek amacıyla kurulmuş Change.org’un, 196 ülkede 40 milyon fazla üyesi bulunuyor. Türkiye’de de yüz binlerce üyesi bulunan hak arama platformunda bazen 100 imza ile bir şeyler değiştirmek mümkünken bazen de on binlerce imza fayda etmiyor. Kampanya açmanın birkaç dakikalık bir iş olması, zaman zaman platformun eleştirilmesine neden oluyor. Kimileri Change.org’un ‘Tembel aktivizm’in bir aracı olarak görürken, sitenin kullanıcıları da kampanyalar ile değişimin mümkün olduğunu savunuyor. Change.org’un Doğu Avrupa ve Batı Asya Direktörü Dr. Uygar Özesmi ile yaptığımız söyleşide, platformun işleyiş yapısını ve başarılı bir kampanya için yapılması gerekenleri konuştuk.

Kardelen Uysal

Change.org’da kullanıcıların hak aradıkları  başlıca alanlar nelerdir?

Kullanıcılar her konuda imza kampanyası başlatabiliyor. Her türlü hak arandığı gibi yeni hak alanlarının açılmasına ve tanınmasına da vesile oluyor insanlar. Çevre hakkından, insan ve hayvan haklarına, kadın haklarından, sağlık alanına kadar her alanda kampanya açılıyor. Aynı zamanda hayatın içinde sorun olarak karşımıza çıkabilecek konuları da Change.org’da görebilirsiniz. Bir bilgisayar oyununun Türkçe’ye çevrilmesini, bir müzik grubunun gelmesini isteyenler var. Öte yandan MS hastalarının tedavilerinin SGK tarafından karşılanmasına, kaçırılan pilotların iadesine, öğrencilerin yurt sorunun çözümüne, hayvan barınaklarındaki yaşam koşullarının iyileştirilmesine dair kampanyalar da görebilirsiniz.

Bir imza kampanyasının başarıya ulaşma süreci nedir? Başarıyı tetikleyen unsurlar nelerdir?

Bir kampanyanın başarıya ulaşmasını etkileyen pek çok etken var. Başarıya ulaşma süresi 3 gün de olabilir, 3 ay da, 3 yıl da. Önce talebin gerçekçi, haklı ve açık olması gerek. İnsanların destek vermek isteyeceği, katılacağı bir talep olması da önemli, yoksa destek toplamak zor. Ardından bu talebi kimden isteyeceğiniz geliyor. Her şeyi cumhurbaşkanından ya da başbakandan isteyemeyiz. Bazen bir konunun muhatabı bir marka veya şirket, bazen belediye, bakanlık olabilir ya da bazen bunların hepsi birden aynı kampanyada muhatap olabilir. Önemli olan, talebi yerine getirebilecek yetki ve gücü olan kişi ya da kuruluşları muhatap alarak talepte bulunmak. Bunlar hazırsa kampanyanız da hazır demektir. Sonrası kampanyacının azmine kalıyor. Kampanyayı sosyal medya aracılığı ile paylaşmak, konuyla ilgilenebilecek basın mensuplarına ulaşıp kampanyanın haberlerde yer almasını sağlamak, imzacılarla ortak etkinlikler düzenleyerek muhataba telefon etmek, sosyal medyada aynı gün aynı paylaşımı yapmak, muhataba konuyu ısrarla iletmek gibi yöntemlerle kampanya başarıya götürülebilir.

Yeterince imza toplandıktan sonraki süreçte neler oluyor?

Önce, yeterince imzadan ne anlıyoruz onu açmak gerek. Bazı muhatapların ikna olması ve talep edilen şeyi yerine getirmesi için 100-200 imza yeterken, bazen 100 binler bile yetmeyebiliyor. Kampanyayı başlatan kişi muhatabının tepkisini tartıyor ve yeterince imza topladığına kanaat getirince, imzaları teslim etmeye hazırlanıyor. Bazen imzaların teslim edilmesine gerek kalmadan muhataplar Change.org’dan gelen online dilekçeler üzerine harekete geçiyor. Fakat en iyisi imzaların yetkililere teslim edilmesi ve bir takip süreci başlatmak.

Change.org Türkiye’de toplam kaç kişisiniz? Nelerle uğraşıyorsunuz? Change.org’dan önce nelerle uğraşıyordunuz?

Türkiye’de neredeyse 1 milyon kişinin bir araya geldiği platforma iki kişi doğrudan hizmet veriyor. Change.org Doğu Asya ve Batı Avrupa Direktörü olarak ben varım, ama başka ülkeleri de yönetiyorum. Türkiye’deki işlerin çoğunu Kampanyalar Sorumlusu Zennube Ezgi Kaya yürütüyor. Ama küresel bir örgüt olduğumuz için kampanyalar haricindeki alanlarda destek olan insanlar da var. Change.org’da bu açıdan 150 kişi çalışıyor.

Change.org’a geçmeden önce üniversitede öğretim üyeliği, Birleşmiş Milletler’de uzmanlık, TEMA Vakfı’nda Genel Müdürlük ve Greenpeace Akdeniz’de Genel Direktörlük yaptım. Toplumsal dönüşümün daha da yayılması için bir yıldır herkese hizmet veren bir platform olan Change.org’da çalışıyorum. Fakat aynı zamanda Dünya Sivil Katılım Birliği olan CIVICUS’un iki dönemdir yönetim kurulu üyesiyim.

Peki, Change.org nasıl başarılara imza attı?

Biz başarılara imza atmıyoruz, başarılara kampanyayı başlatıp başarıya götüren kullanıcılarımız imza atıyor. Bugüne kadar Change.org’da yerelden ulusala, imza sayısı bakımından irili ufaklı, ama kampanya başlatanların yarattığı etkiler bakımından her zaman büyük kampanyalar oldu. Bunlardan en ilham verici olanlarına örnek vermek gerekirse, Yeşilist’in başlattığı Ağaoğlu Maslak 1453 projesine yönelik kampanya var. Kamuya ait olan Fatih Ormanları’nın hukuksuzca kullanılmasını önledi.  50 bine yakın imza ile iki hafta boyunca sosyal medyada ve basında büyük yer tutarak ilerleyen kampanyanın sonunda, Orman ve Su İşleri Bakanlığı devreye girdi ve Fatih Ormanları halkın kullanımında kaldı. MS hastası olan Reyhan Dağ Derleyen’in başlattığı imza kampanyası 1200 imza ile başarıya ulaştı ve MS hastaları için hayati önem taşıyan Plazmaferez tedavisi yeniden SGK kapsamına alındı. Sadece 1200 kişinin desteğiyle, Türkiye’de yaşayan 40 bin MS hastasının hayatı değişti. Bunlar gibi pek çok örnek var. Daha fazla başarı hikâyesini öğrenmek isteyenler www.change.org adresine girerek kampanyalara ve başarılara göz atabilirler.

Bugüne kadar karşılaştığınız en ilginç imza kampanyası nedir?

İlginç kampanyaların haddi hesabı yok ancak hatırladığım bir tanesi Akrep Nalan’a yönelikti. Kendisinin tasarımı eskiyen web sitesinin yenilenmesi için başlatılmış bir kampanya vardı. Bu 893 imza ile başarıya ulaştı. Akrep Nalan kampanyayı başlatan Yağız Çetinkal’a geri döndü ve web sitesinin yenilenmesini kabul etti.

Karşınıza ırkçı, ayrımcı bir imza kampanyası çıkarsa ne yapıyorsunuz?

Pek çok insanın bunu merak ettiğine eminim, fakat biz bunlarla neredeyse hiç karşılaşmıyoruz. Çünkü topluma açık bir yerde bu tip kampanyaların başlatılması utanç verici olur ve başlatan kişiye zarar verir. Biz zaten kampanyaları izlemiyoruz ve karışmıyoruz. Tıpkı Twitter veya YouTube içerikleri gibi düşünebilirsiniz. Ancak kampanya, ırkçılık, ayrımcılık, nefret söylemi, şiddet unsurları ya da pornografi içermesi nedeniyle şikâyet edilirse o zaman incelenir. İnceleme sonucunda eğer gerçekten bu unsurlar varsa kampanya sahibi uyarılır. Kampanya sahibi içeriği değiştirmeyi kabul etmezse, süreç, kampanyanın siteden kaldırılmasına kadar gidebilir. Neyse ki ne Türkiye’de ne de diğer ülkelerde böyle bir durumla neredeyse hiç karşılaşmıyoruz. Bu bizi çok mutlu ediyor.

Her ay Change.org kampanyacıları ve imzacılarıyla toplantılar düzenliyorsunuz ve Açık Radyo’da kampanyaları duyuran bir programınız var. Bir milyon kullanıcıya ulaştınız, bu süreçte neler oldu? Nasıl bu noktaya gelebildiniz?

Kampanyacılarla toplantılarımıza yeni başladık ve ilk toplantı çok keyifli geçti. Buradaki asıl fikir, bize ihtiyaç duymadan kampanyacıların birbirine destek olabildiği bir ağ yaratmak, birbirleriyle kampanyacılık deneyimlerini paylaşmalarını sağlamak. İlk toplantının sonucunda gördük ki, insanlar kendisi gibi aktif vatandaş olan, toplumda ters giden şeylere karşı söyleyecek sözü olan insanlarla akıl birliği yapmaktan çok memnun. Bizler de online dünyada başlayan dayanışmanın günlük hayata taşınmasından dolayı memnunuz. Toplantılarımız her ayın ilk salı günü, SALT Galata’da gerçekleşiyor. İlgilenenler, duyurular için Change.org Facebook sayfasını takip edebilir.

94.9 Açık Radyo’daki programı gönüllü insanlar hazırlıyor. Hafta içi her sabah 07.50’de yayımlanıyor. Türkiye’den değişim hikâyeleri paylaşılıyor, insanların birbirlerinden fikir ve güç alması için bir olanak sunuyor.

Bir yılda bir milyon üyeye ulaşmak heyecan verici. Geçen yıl başladığımızda hedefimiz, Türkiye’de insanların etrafında görmek istediği değişimleri yaratabilmesi için ihtiyaç duydukları araçları sağlamak, onlara bu olanağı sunmaktı. Şimdi baktığımızda, Türkiye’deki sivil toplum için ne kadar etkin bir yılın geride kaldığını görmek, bunun bir parçası olmak çok güzel. Change.org büyük bir boşluğu doldurdu. Online dünyada aktif bir vatandaş olarak, nasıl gerçek hayatla temas edildiğini, birlikte hareket etmenin “sosyal medya” çağında ne kadar önemli olduğunu bir daha gösterdi.

Bir Change.org imzacısının dikkat etmesi gerekenler nelerdir sizce?

Paylaşmak, paylaşmak ve tekrar paylaşmak. İnandığınız, yanında durduğunuz toplumsal dönüşüm hareketlerini yayarak, arzuladığınız toplumu yaratma gücünüzü göstermek. Zamanı geldiğinde sizin de değiştirmek istediğiniz bir şeyler olduğunda o zaman başkaları da sizin yanınızda olacaktır. Bu şekilde geleceği ve arzuladıkları dünyayı şekillendirebilirler.

 

Bir Deliyle Röportaj: Postmodernizm benim saçımdan çıktı!

deli

Biriyle röportaj yapmam gerekiyordu, İstanbul’un semtini iyi bilen biriyle. Röportaj yapacağım kişinin son gün işi çıktı ve ben ortada kalakaldım. Meşhur profiterolleri olan İnci’ye, ünlü Rüya Sineması’na, Beyoğlu Çikolatacısı’na gittim ve herkes beni reddetti. Sonra saçları çok garip bir adam gördüm ve o beni  tuhaf iç dünyasına konuk edince bu röportaj çıktı ortaya. Aşağıdakilerde en ufak bir abartı ya da ekleme yoktur. Zor bir röportajdı; çöp kamyonunu görünce kaçan ve beni kendisinin peşinden koşturan, bir fotoğraf çekimi için izin isteten, postmodernizmin saçından çıktığını iddia eden bir adamla röportaj yaptım çünkü. Okuyacaklarınız tamamen gerçektir.

Kardelen Uysal

Yaşınız kaç?

Nüfus kâğıdıma göre kırk beş yaşımdayım.

Doğum yeriniz?

İstanbul, Emirgan Köşkü’nde doğdum ama Samsun’da büyüdüm.

Anne ve babanız nasıl insanlardı, kimlerdi?

Annemle babam öldü. Annem Türkan Şoray babam ise Sakıp Sabancı.

Ne zaman İstanbul’a geldiniz?

79 senesinde gemiyle geldim. Gemide bir sultana âşık oldum. Ev kadınıydı. Çok güzeldi ama beni beğenmedi. Neden anlamadım. Benim aşktan ciğerim parçalandı tam bir saat ona aşıktım. Hiç evlendiniz mi? 1980’de evlendim. Ama İstanbul’daki yalnızlığım beni şiir yazmaya yöneltti. Üç sene evli kaldım. Ama şiir sanatı insanı delirtir. Ben de delirince boşandık. Ama olsun. N’oldu! Dünyanın altın kalemi oldum.

Şiirlerinizin konusu nedir?

Her şeyi yazıyorum. İnsanı ilgilendiren her şeyi.

Şu hayatta en sevdiğiniz şeyler nelerdir?

Temiz giyinmek, kahvede birahanede, güneşli yerlerde sevgiliyi düşünmek ve sevgiliyle uçarak gezmek.

“Uçarak gezmek” derken uçakla seyahat etmekten mi bahsediyorsunuz?

Saçmalama! Benim uçağa ihtiyacım yok Ben uçabiliyorum ve sevgilimi de uçarak gezdirebiliyorum.

Kusura bakmayın düşüncesizliğime verin. Peki, saçlarınız gerçekten çok ilginç. Nasıl yaptınız bu saçları?

Saçlarımı kendim yaptım. Bir kaza geçirdim ve uzun süre hastane de kaldım. Kırk serum yedim o yüzden saçlarım döküldü. Sonra inat ettim saçlarımı belime kadar uzattım sonra onları kestim ve üst üste yapıştırdım. Ama neyle yapıştırdığımı söylemem çok tehlikeli söylersem gençler özendikleri için yapmaya kalkışırlar. Saçlarım postmodernizmi temsil ediyor. Postmodernizm benim saçımdan çıktı.

Paltonuzun üzerinde Allah’ın nuru Kral Hazreti İsa yazıyor. Bunun anlamı nedir?

Ne! Sen kimle röportaj yaptığını bilmiyor musun? O zaman neden yanıma geldin kara cahil. Ben Hazreti İsayım. Kralım ben. Dünyayı yöneten benim.

Çok pardon ben biliyorum tabii ama daha tüm dünya bilmiyor. Nasıl yönetiyorsunuz dünyayı?

Allah ile konuşuyorum. Sonra da yönetiyorum.

Ne zamanlar konuşuyorsunuz? Zor olmuyor mu yönetmek?

Yirmi dört saat konuşuyorum. Zor olmuyor o bana bağlanıyor zaten. Baksana şu düzene nasıl da güzel yaptım. Hepsini ben yaptım.

Peki, ilerde dünya için neler yapmayı planlıyorsunuz?

Deli misin sen! Sana ben yönetiyorum dünyayı dedim ya. Allah bana tüm nurlarını izletti. Ben de yönetiyorum.Hazreti İsa bekleniyordu, işte geldim sonunda.

Hayır, onu anladım. Demek istediğim gelecekte dünyada neler olacak? Neler değişecek?

Şu an her şey çok güzel zaten. Pek bir sorun yok dünyada. Bir tek açlık sorunu var o da yakında çözülecek. Dünyada aç insan kalmayacak.

Beyoğlu sizin oğlunuz. Nasıl tanımlarsınız onu?

Beyoğlu dünya zaten. İstanbul da büyük ama Beyoğlu kadar değil. Bütün dünyayı toplasan bir Beyoğlu eder.

Peki, son olarak İstanbul’u nasıl tanımlıyorsunuz?

Şarkimodernizm diye tanımlıyorum.

Şarkimodernizm nedir?

Ne kadar cahilsin!  Şarkimodernizm doğunun modernize olmuş batılı halidir.

Peki, çok teşekkürler son olarak bir fotoğraf rica ediyorum sizden.

Allah’a sor. Allah kaşın diyor bir dakika kaşınmam lazım. İstedim izni. (on beş dakika boyunca gözlerini gökyüzüne diktikten sonra) Allah seni seviyormuş. “ver sevgili yavruma bir fotoğraf” dedi.

Teşekkürler, iyi akşamlar.

Tamam, önemli değil. Bu röportajdan en az yüz elli milyar kazanırsın. Dikkat et kendine. Geceleri pek gezme sokaklarda.

http://www.baskadergi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=1571:bir-deliyle-roeportaj&catid=321:roportaj&Itemid=391

 

Eşcinsellik ve Benim Çocuğum Belgeseli Üzerine Röportaj: İslamcı kesim “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyor ama buna göre davranılmadığını görebiliyoruz.

lgbt

Ataerkil toplumumuzda, ataerkilliğini, gerici tavırlarını ve homofobikliğini de yanına alarak eşcinsellere yaşam alanı bırakmamakta ısrar eden bir toplumumuz var hala. Kendi doğrularını ve normal anlayışlarını ikiyüzlü bir ahlak bekçiliği maskesi altında direten, kabul ettiremediğinde sözlü ya da fiziksel şiddete başvuran kadınlara erkeklere sahip bu ülke. Cinselliğin bile hala tabu olduğu Türkiye’de bir de eşcinselseniz, tedavi olması gereken bir birey olup çıkıyorsunuz. Çünkü toplumun bilmiş bireylerine göre, hayatınızda bir vajina-penis uyumu yoksa siz derhal iyileşmelisiniz. Sadece sözleriniz, düşünceleriniz, politik görüşünüz değil cinselliğinizle de ‘herkes’e benzemelisiniz.

Tüm bunların yanı sıra Türkiye’de eşcinseller ve onların aileleri çok güzel bir projeye adım atıyor. Eşcinseller ve aileleri, demokratik bir mücadele adına, ayrımcılık karşıtı harika bir belgesel hazırlıyorlar. Adı: Benim Çocuğum. Çocuklarını yalnız bırakıp dışlamak ve aşağılamak yerine, onlara saygı duyan, onları sadece ‘o’ olduğu için seven ebeveynlerden Ömer Ceylan Bey’le bir röportaj hazırladım. Ömer Bey, yetmiş yaşında iktisat mezunu, evli ve çocuklu bir beyefendi. Oğullarından biri ise eşcinsel.

Kardelen Uysal

Çocuğunuz eşcinsel olduğunu söylediğinde ilk olarak ne hissettiniz, ne düşündünüz?

Ben çok fazla tepki vermedim. Çünkü benim kendi kişisel gelişimim ile ilgili çalışmalarım oldu ve ilke olarak şunu benimsedim: “her bireyin hayatı kendisini ilgilendirir.” Babam şu an hayatta olsa hayatımı asla onaylamazdı. Ama bu hayat benim ve ben kendi hayatım için nasıl bunu istiyorsam, çocuğum için de herkes için de bunu istiyorum. Ona zor bir hayatının olabileceğini ama daima yanında olacağımı belirttim. Ancak ondan sonra o konuşmak istedi ben uzun süre kaçtım çünkü o konuda pek bir şey bilmiyordum. Sonra oğlum etrafa kitaplar bırakmaya başladı ben onları okudum, ardından oğlumla konuşmaya başladım. Asıl bilgilenişim ise CETAD ( Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği) ile başladı. Orada psikiyatrlar ve aileler toplanır hem bilgileniriz hem bilgilerimizi diğer ailelerle paylaşırız.

Mesela benim de eşcinsel arkadaşlarımdan bazıları ailelerine açıldılar. Bir kısmı normal ve ılımlı yaklaşırken, bazı aileler evlatlıktan reddettiler çocuklarını. Diğer ebeveynelere ne önerirsiniz?

Biz bu tip ebeveynelere ulaşmaya çalışıyoruz çünkü bu reddetme tarzı tepkilerin nedeni aslında cahillik. Bu bir tercih değil, bu bir cinsel yönelim. Ben onları bilgilenmeye çağırıyorum. Çünkü pek çok insan etraf ne der kaygısıyla yaşıyor. İlk öğrenme sürecinde pek çok aile inkar, reddetme dönemleri yaşıyor. Biz de mesela on sene boyunca bu durumu kendi içimizde yaşadık. Benim önerim; kendileri gibi olan ailelerle tanışmaları. Onun için bizim ilk hedefimiz ailelerine açılmış olan gençlerin ailelerine ulaşmak. Onlarla biraz görüştükten sonra CEDAT’a getirmeye çalışıyoruz. Mesela birgün bizim Kasım 2010’da Hürriyet Pazar ekinde tam sayfa röportajımız çıktı gerçek isimlerimizle ve fotoğraflarımızla birlikte. O hafta CEDAT’a bir hanım geldi, onunla biraz konuştuk. Dedi ki “oğlum beni Antalya’ya tatile götürdü, orada sizin röportajınızın olduğu sayfayı açtı ve bana eşcinsel olduğunu söyledi. On beş gündür uyku uyuyamıyorum.” İçeri girdik sorular sordu heteroseksüel, biseksüel, eşcinsel ne demektir anlamlarını sordu. Ve toplantıdan çıktıktan sonra o gece rahat bir uyku uyuyacağını söyledi.Daha da ilginci bu kadın eşi Doğulu olduğu için eşine bunu açıklayamayacağını söyledi ama on beş gün sonra eşiyle toplantılara katılmaya başladı. Yani bilgilendikçe rahatlıyoruz aslında.

Peki bu konularda topluma kırgın ya da kızgın olduğunuz bir konu var mı?

Kırgın ya da kızgın değilim. Ama maalesef yalnızca bizim ülkemizde bu tabu yok. Geçen sene Sicilya’ya gittik orada Katolik baskısı öyle yoğun ki, toplantılar manastırda yapılıyor bu yüzden aileler gelemiyor. Bir kişi bir akşam geldi yarım saat görüşebildik. Maalesef pek çok toplumda bu durum böyle. Mesela İspanya’da eşcinsellikle ilgili yasalar çıktı ama toplum henüz hazır olmadığı için hala pek çok yerde baskı var. Özellikle İslamcı kesim “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyor ama buna göre davranılmadığını görebiliyoruz. Ne ben ne bir başkası diğerini yargılama hakkına sahip değil, insan yalnızca kendisini yargılayabilir. Topluma kızgın değilim çünkü Türkiye’de cinsel eğitim yok,hala cinsellik bile bir tabu. Mesela ben de üniversite mezunuyum hatta master da yaptım ancak bu olaylar olana kadar eşcinsel nedir, biseksüel nedir bilmiyordum. Bu tamamen bilgisizlikle ilgili. Cinsellik hem öğretilmiyor hem de konuşulmuyor. Biz konuşmadan, sorgulamadan her şeyi olduğu gibi kabullenirsek tabuları yaratmış oluruz. Genç kızlar hala ilk adetlerini gördüklerinde tokat atan aileler var. Anadolu’da genç erkekler ilk cinsel deneyimlerini hala bir hayvanla ya da genelev kadınıyla yaşayabiliyor mesela.

Belgeselde oynamaya nasıl karar verdiniz?

İlk kez gerçek ismimi kullanarak Hürriyet’e röportaj verdiğim zaman bu durumu tamamen kabullendiğimi anladım. Ondan önce gerçek isimlerimizi saklayarak röportaj verip radyo programlarına çıkıyorduk. Göğsüm açık bunu söyleyebileceğimi fark ettim. Benim şu an herkese verebilecek cevaplarım var bilgilendim çünkü, bu iş bilgilenmekle olur.Biz özellikle diğer aileleri de bilgilendirmeye çalışıyoruz, böylece aileler parçalanmıyor. Aileler çocuklarına sahip çıkıyorlar.

Belgesel fikri nasıl çıktı ortaya?

Ailelerimizden üç kişi İtalya’ya gitti. Orada, ‘Yeniden Doğan Aileler’ aileler adında bir belgesel var. Onlar da yaşadıklarını anlatıyorlar, biz de bu belgeselin versiyonunu yapmak istedik. Can Candan’la bu belgeseli çekmeye karar verdik. Can Candan zaten belgeseller yapan biri aynı zamanda Boğaziçi’nde öğretim görevlisi. Yapım ekibi araştırdık onları bulduk ve belgeseli çekmeye karar verdik. Kesinlikle ticari amaçlı bir belgesel değil. Bağışlarla çekilen bir belgesel zaten. Onur Haftası’na kadar yetiştirmeye çalışıyoruz.

Bu belgeselin neleri değiştirmesini istiyorsunuz/bekliyorsunuz?

Tüm toplumun düşünmesini sağlamak istiyoruz. Tüm topluma kendi yaşadıklarımızı anlatmak istiyoruz bu belgeselle. Biz sadece duygu ve düşüncelerimizi olduğu gibi insanlara yansıtıyoruz. Açık Radyo’daki programdan sonra programın yapımcısı pek çok homofobik insanın bizim konuşmalarımızdan sonra eski katılıkları kalmadığı söylendi bize. Mesela bir çocuk on iki yaşında toplumdan farklı olduğunu düşünerek eşcinsel olduğu için intihar teşebbüsünde bulunuyor. Bu tip olayların bitmesini istiyorum. Biz kuyuyla iğne kazdığımızı biliyoruz ama bu bir maraton ve biz ilk adımları atıyoruz sadece. Umarım bizden sonra da devam eder bu tip projeler.

Yasaların çıkması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yasalardan önce toplumun değişmesi, bilgilenmesi gerekiyor. Yasalar her şeyi çözmez. Onlar için de tabii ki mücadele edeceğiz.